23 Temmuz 2008 Çarşamba

Türker Armaner, Tahta Saplı Bıçak


"ŞİDDETLE İLİŞKİM HERKES KADAR SIRADIŞI"

Türker Armaner’in “Tahta Saplı Bıçak” adlı romanı 1979 yazında, hayali bir sahil kasabasında, yirmi saatte geçiyor. Fakat kırk yıllık bir geçmiş, romanın yirmi saatine bütün huzursuzluğuyla dolanınca şiddet bütün sırlarını tek tek söylemeye koyuluyor.

“Tahta Saplı Bıçak”ta sadece romanınıza adını veren bu nesnenin değil; bakanı göstermeyen aynalar, denizde atık buzağı kafalarının istilasına uğrayan kırmızı bot, içinde ne olduğunun tam olarak hiçbir zaman bilinemeyeceği sinsi küp, plaj kabininin rüzgârla çarpan uğursuzluk habercisi kapısı ya da demiryolları ve sahil kasabasına ölüm saçan çimento fabrikası gibi, bir dizi nesnenin huzursuzluğunu okuyoruz. Romanınızdaki nesnelerin huzursuzluğunu, tahta saplı bıçağa yüklediğiniz anlamlarla birlikte konuşalım mı?
Ben çevremizi saran nesnelerin tümünün bilincimizde yeniden kurulduğunu düşünüyorum, belki de bir nesne hakkında -çok sıradan bir şekilde de olsa-konuştuğumuzda aslında onun bilincimizdeki temsilini aktarıyoruz, bilmiyorum. Bazı nesneler ise, bizdeki bazı “patojen”lere karşılık geliyor olabilir. Dolayısıyla bir nesneye anlam yüklemiyoruz; şeyler bizim dışımızda, bizim varoluşumuzdan bağımsız, bir şey yüklememize ihtiyaç duymadan orada duruyorlar zira.
Öte yandan, bir romana taşındığında, sizin de belirttiğiniz “ayna”, “bot”, “küp”, plaj kabininin kapısı”, “çimento fabrikası”, “demiryolları” ve “tahta saplı bıçak” birer nesne değil, birer imge (romanıma dair yazılan iki yazıda karıştırıldığına şahit olduğum için, izninizle, “simge” değil, “imge”) olarak yeniden üretiliyor. Bu imgeler, diğerlerinin yanında, romanda kurmaya çalıştığım sahnelerin temel öğeleri biçiminde oluştu. İki yüz yıldır makine endüstrisinin yaygınlaşması ve piyasa ekonomisinin ‘doğal’ bir iktisadi örtü biçiminde sunulması ile doğanın da siyasi biçimde dönüşüme uğradığını düşünüyorum. Bu nedenle, çimento fabrikasının etkisinin kuşaklar boyu süreceği bir zehri saçması, bu durumun tasviri, bazılarının sandığı gibi son yıllara ait bir “çevre duyarlılığı”nın anlatımından ibaret değil. Bu öğelerin de, bir geçiş dönemini (belki de bitmek bilmeyen bir “geçiş” dönemini) yaşayan karakterlerin, değişik açılardan çevrelerini saran (“saran”, ama aynı zamanda kısmen de olsa kendilerinin de müdahil oldukları) şiddetle örülü dünyayı ifade etme biçimleri halinde romanda yerleri oldu. Söz konusu olan, arkaik olduğu kadar güncel, uzakta olsa da ürkütücü, yakında olduğu zaman bazen fark da edilmeyen bir şiddet.
“Tahta Saplı Bıçak”ın kapsadığı zamanın huzursuzluğuna da değinelim mi? Romanın hem kendi yirmi saatlik zamanı hem de hatırlayışlarla kapsadığı zaman dilimleri de huzursuz.
Romanda anlatı zamanı yirmi saat olsa da, roman kırk yıllık bir zaman diliminin çeşitli kesitlerinde geçiyor. Buradaki yirmi saati “nesnel zaman”, kırk yılı ise, karakterlerin bellekleri aracılığıyla aktarıldığı için, “öznel zaman” diye adlandırabiliriz, sanıyorum. Bu iki zaman boyutunun birbirinden bağımsız doğrultularda ilerlemesi, karakterlerin her seferinde yeniden biçimlendirdiği öznel zamanın yer yer herkesi bağlayan, herkesin tâbi olduğu nesnel zamanı da belrleyecek denli güçlenmesi, hem ortak, hem de kişisel olarak bir huzursuzluk hissine yol açmış olabilir.
Romandaki nesnelerden ve zamanlardan bağımsız olarak, doğrudan size sormak istiyorum: “Tahta Saplı Bıçak”ın karakterleri romanınıza doğuşlarını sizin hangi huzursuzluklarınıza borçlular?
Bunu kesinliğiyle anlatabilmem mümkün değil tabii. Yine de şunu söyleyebilirim: Yaklaşık beş yıl kadar önce, aklımda belli belirsiz bir kurgu ve buna dair aldığım notlar vardı. Anlatı zamanının 1979 olmasına karar vermiştim, ama bu yılın hazırlayıcı koşullarının da romanda yer alması gerektiğini düşünüyordum. Kurguyu biçimlendirirken, olabildiğince geniş bir arşiv araştırması yaptım. Görebildiğim, 1939’un 1979’da belirgin izleriyle sürdüğü, bu kırk yılın izlerinin de 2000’li yıllarda hâlâ kaybolmamış, aksine, bazı yönlerinin daha da güçlenmiş biçimde var olduğuydu.
Romanın ana karakterlerinden Münevver Hanım, zamanın mekân halini alışından söz ediyor. Yazma aşamasında sizin mekânınız da romanın içerdiği zaman olduysa, o mekânda neler çektiğinizi, neler yaşadığınızı öğrenebilir miyiz?
Bir edebiyat metni üzerinde çalışırken, söyleşimiz çerçevesinde bu romanı yazarken, elbette bitmiş, basılmış halini elimde görmeyi istiyordum. Ama yazım sürecinin kendisi de, tüm sıkıntılarına, zaman zaman kalemi oynatamayacak duruma gelmeme rağmen, bana çok haz veriyor. Tümüyle kişisel olan yazarlık zamanı, tümüyle kişisel bir mekân kurmamı da sağlıyor ve bu mekân içinde, tüm şiddetine rağmen, 1939-1979 arasındaki dönemin romandaki temsilini kurmak, özgür olduğu kadar yorucu bir süreç oldu.
60’larındaki Münevver Hanım romanda 1939’a, Almanya’ya gidiyor; bir Nazi’yle sevgili oluşuna. Yine Münevver Hanım’ın kendi serüveninden bağımsız olarak sormak istiyorum; bir Nazi’yle sevgili olmak kendi zihninizde neye / nelere karşılık geliyor?
“Sevgililik” durumunu bir an için askıya alırsak, “nazizm” ile yakınlaşmak; akıl dışı bir kıyımın rasyonel biçimde planlanmasıyla, bu kıyımın düşünce yapısıyla, sembollerinden ritüellerine varıncaya dek örgütlenme biçimleriyle, temelde belirli bir kavim olmak üzere, giderek dar bir alanın haricindeki tüm farklılıkların yok edilmesi süreciyle de yakınlaşmak... Münevver ile Leonard’ın yakınlaşmasıysa, bu kıyımın hiç de sanıldığı kadar uzak bir yerde ve zamanda olmamasına -bir ölçüde- karşılık geliyor. Genç Münevver, ileriki yıllarında, bu ideolojik yapıya yakınlığıyla olduğu kadar, ahlaki bir tavrıyla da hesaplaşıyor, “sevgililik”i burada askıdan indirebiliriz.
Roman boyunca beklenen Erkan’ın kasap kancalarına asılarak derisinin yüzülmesi, etinin kasapta dövülüp biftek olarak roman kişilerine yedirilmesi, şiddetle ilişkinizin sıradan olmadığını düşündürdü bana. Doğru mu?
“Şiddet”e dair herkes kadar sıradışı bir ilişkim var. “Herkes kadar sıradışı”, çünkü şiddetten, tedhişten tümüyle muaf bir hayat yaşamamızın hiçbirimiz için imkanı yok –en azından burada, bugünlerde bunu iddia etmemiz mümkün olmasa gerek. Edebiyat açısından önemli gördüğüm, şiddetin temsilinin de şiddete karşı bir direnç oluşturması. Üstü örtülü bir şiddet, sürekli olarak, bulabildiği her yerde yeniden -önceki sorularınızdan birine cevap verirken anlatmaya çalıştığım gibi- daha güçlenmiş olarak karşımıza çıkar. Yine bence önemli olan, şiddetin doğal, sıradan bir durum olmadığının olabildiğince açık biçimde ortaya serilmesi.
Demiryollarındaki bir yolsuzluk Münevver Hanım’ın kardeşi Nigâr Hanım’ın imzası hileyle alınarak kurban seçilen bir memura yıkılıyor ve o memur demiryollarına karşı işlenen suçlar gereği idam ediliyor. Bu olayı şiddetin romandaki en şeytani yüzü olarak okudum. O kadar şeytani ki, Nigâr Hanım’ın aklını yitirmesine yol açıyor. Şiddete dolaylı yoldan, hileyle, mesela siyaset tarafından dahil edilmek, şiddete doğrudan taraf olmaktan daha mı korkunç sizce?
En az o kadar ürkütücü... En totaliter yönetimlerin de bir hukuki düzeni vardır, bu düzenin uygulanması sırasında en sık başvurulan söz de, “yasaların emrettiğini yapıyor olmak”tır. Bu totaliter hukuk düzeni içinde yasal bir eylemde bulunan kişi, başka bir düzende -bu daha totaliter bir başka sistem de olabilir- “suçlu” durumuna düşebilir. Bernhard Schlink’in Okuyucu adlı romanı, Marc Rothemund’un yönettiği Sophie Scholl filmi, bu durumu en iyi biçimde anlatan örneklerden ikisi. Pozitif hukuk hiçbir zaman tarafsız olmaz, bu nedenle “hukukun üstünlüğü” sözünü de “belirli bir tarafın, tarafların üstünlüğü” biçiminde yorumlayabiliriz. “Dolaylı olarak” dahil olmak, şiddetin yaygınlaşmasının en temel göstergelerinden biri. Artık bu durumda kimin doğrudan taraf, kimin yasa koyucu, kimin emir kulu olduğu belirsizleşir, bu ayrımlar silinir.
Münevver Hanım için kurduğunuz bir cümle: “Hafızasını yoklarken bilmediği bir kentte dolaşır gibi yolunu kaybetmişti.” Bu romanı yazarken bilmediğiniz kentler keşfedip yolunuzu şaşırdığınız oldu mu?
Her edebiyat metnine belirli bir temsili mekan kurmak için başlar, sonra kurduğunuz mekana göz attığınızda başlangıçtaki tasarımdan hayli farklı bir şey görürsünüz. Bu romanın içinde bilmediğim kentlerle olduğu gibi, bilmediğim karakterlerle, yapılarla, hatta bilmediğim günlerle karşılaştım. Yazma sürecinden haz almamın temel nedenlerinden biri de bu sanırım; edebiyatın şaşırtıcı özelliğinin her satırda, sayfada, bölümde karşıma çıkması.
“Tahta Saplı Bıçak”a bir an için bir nesne–kitap olarak bakarsak, yıllar sonra bu “nesne”den geriye neler kalacağını hissediyor ya da umuyorsunuz?
Bilmiyorum, bende kalan bana ait belirli bir dönemim olacak.

(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)


KÜNYE


Tahta Saplı Bıçak

Türker Armaner


Metis Yayınevi




Özcan Karabulut, Amida Eğer Sana Gelemezsem


DİYARBAKIR'DA İNKANSIZ BİR AŞK

“Amida, Eğer Sana Gelemezsem”in başkişisi Arat, Poe’nun roman için “Akıl almaz bir tür” deyişini anımsıyor. Dört öykü kitabınızın ardından gelen bu roman, türe ilişkin size neler düşündürttü?

Bana kendini duyuran temalar roman yazmaya mecbur ettiği için roman yazdım. Diyarbakır’dan, Amida’dan, içime işleyen cümlelerden kurtulabilseydim roman yazmazdım. Öncelikle bunları söylemeliyim. Bana hâlâ öyle geliyor ki, öykü, romandan çok şiire, oyuna, denemeye yakın ‘melez’ bir tür. Nerden, nasıl yola çıkarsanız çıkın, temalar ne olursa olsun, romanın öyküden farklı bir yapısı var. Öykü, romana geçiş türü değil, bunun da altını çizelim. Cortazar’a göre öykü nakavtla, romansa puanla kazanmak zorunda. “Amida, Eğer Sana Gelemezsem” romanına kadar hep nakavtla kazanmaya çalışıyordum, Cortazar’ın deyişiyle. Romanı yazarken puan toplayarak kazanıp kazanmadığımı düşündüm. Sayfalar dolu yazıyorsunuz ve bir sonraki bölümü, hep bir sonraki bölümü ve finali görmeye çalışıyorsunuz. Roman, sağlam bir kurguya, güzel sözcüklere, küçük hikâyelere, olaylara, entrikalara ve diyaloglara öyküden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Edgar Allan Poe’ya göre, öykü kusursuz, romansa akıl almaz bir tür. Cortazar’ın ve Poe’nun roman üzerine söyledikleri Arat’ın kafasını meşgul edip duruyor. Bana öyle geliyor ki, roman, yaratıcılığın sonsuz denemelerine açık, sırların peşinden koşan, bunu yaparken de yaratıcısını Tanrı’ya yaklaştıran, ama yine de arasına mesafe koyan, Tanrı’nın bilmek isteyebileceği bir tür galiba.
Arat, roman boyunca zihninde kendi romanını taşıyor ve bu, okumakta olduğumuz romanın Arat tarafından mı yazıldığı sorusunun çok ötesinde bir önem taşıyor. Zihninde kendi romanıyla dolaşmasının hem Arat’a yaptıklarını, hem de size ne tür yazınsal açılımlar sağladığını konuşalım mı?
Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter; yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat’la romancı arasında otobiyografik ilişkiler var sanki… Bir ana karakter olarak Arat, kendi hikâyesini yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat’ın yerine koyuyor. Kimi zaman çalışma masasına çekiliyor. Bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyorum. Arat’ı yaratan, onun peşinden koşan benim kesinlikle. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.
Edebiyatımızın masasına enine boyuna yatırılmak için Arat’ı beklemiş olan “çocuk işçiler” sorunuyla siz de doğrudan ilgilisiniz, değil mi? Çocuk işçiler insana, hayata ve politikalara ilişkin nelerin “minyatür”üdür sizce?
Çocuk işçilik konusu, 1992 yılından bu yana doğrudan ilgi alanımda. İşçi sendikalarında on beş yılı aşkın bir süredir (sanayide, tarımda ve sokakta) çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyor ve uyguluyorum. ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştım. Bu alanda makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik, nedenleri ve sonuçları itibariyle çok boyutlu bir sorun. Çocuk işçilik göç, işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık vb. temel sorunlarla yakından ilgilidir. Temel sorunlar çözümlendikçe, farklı alanlarda çok kötü koşullarda çalışan çocuk sayısında bir azalma beklenebilir. Ancak Türkiye bundan çok uzakta. Temel sorunlara bağlı olarak sokaklarda çalışma ve yaşama 2000’li yıllarda ülkenin en önemli sorunlarından biridir. Çocuk işçilerin varlığı, insanın insana yaptığı sömürünün, baskının ve zulmün en somut kanıtıdır.
Arat, roman türünün akıl almazlığını “Tanrı’yla arasına çektiği çizgide” de görüyor. O halde, başörtülü bir kadına âşık oluşunda değilse bile, başörtüsünü savunuşunda “roman dışı” bir şeyler yok mu?
Arat, roman türünün akıl almazlığını sadece Tanrı’yla arasına çektiği çizgide değil, pek çok şeyde görüyor. Arat’a göre roman, Tanrı’yla arasına çizgi çizmekle kalmıyor, türlerin, şeylerin yaratıcılarını da kıskandırıyor. Romanın akıl almaz bir tür oluşu, felsefenin (hatta metafiziğin), psikolojinin, matematiğin, sosyolojinin alanına girmesiyle de açıklanabilir. Arat’ın kapalı bir kadına âşık olması doğal bir şey, çok insani. Aşk söz konusu olduğunda her şey mümkün. Eğer böyleyse, aşk Amida’yı, Arat’a da götürebilir, devletin polis şefine de. Arat, kapalı ya da açık, kadınlara güveniyor. Çünkü dünyayı kadınlar değiştirecek ona göre. Kapalı kadınların üniversiteye girmelerine karşı çıkmıyor Arat, erkeklerin kadınlara verdikleri role itiraz ediyor ve kadınların da itiraz etmelerini istiyor.
Arat’ın âşık olduğu Amida, “Ben kadın değilim!” diye bağırıyor. “Görünüşüme bakıp kadın olduğumu sanıyorsun. Sevişmeyi bilmiyorum. Öpüşmeyi bilmiyorum. Ben kadın değilim diyorum sana, beni anlamıyorsun.” Sizce Amida’nın kadın olamayışındaki en büyük pay sahiplerinden biri de din değil midir? Eğer öyleyse Arat, küpeli bir delikanlıyla başörtülü bir kızın sevgili oluşlarında nasıl olur da özlenen bir geleceğin umudunu görür?
Amida, Doğulu ve kapalı bir kadın. Sözlerinde, yaşlı bir erkekle evlilik yapmış bir kadının isyanı var. Amida’nın kadın olamayışında (daha doğrusu kendini kadın hissedemeyişinde) dinden, onun inancından çok, bencil erkekler dünyasının, törenin, akraba evliliğinin payı var, bence. Amida konuştukça, seviştikçe, kendini özgür hissettikçe değişiyor ve tam bir kadın olduğunu hissediyor. Öyle ki, İstanbul dönüşünde başını açabileceğini bile düşünmeye başlıyor. Burada önemli noktalar şunlar: İnsan değişir. Kadın erkeğe göre pek çok şeyi daha derinden hisseder, daha derinden yaşar ve sancılı da olsa, daha hızlı değişir. Aşk ya da rastlantı bizi en beklenmedik yerlere ve insanlara götürebilir. Arat’ın söylemeye çalıştığı şu: Özlenen bir gelecek, varsa ve gelecekse eğer, öteki’ne katlanmakla, öteki’ni anlamakla mümkün.
Amida’nın gerçek ismi Dilşa. “Amida”, Arat’ın yakıştırdığı bir isim. Arat bu yakıştırmayla aslında neyi arıyor? Kadına, aşka ve Diyarbakır’a ilişkin?
İnsana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır’da, Arat, Milena’yı, Emma Goldman’ı, Tina Modotti’yi, Tereza’yı arıyor ve Dilşa’nın adını Amida’yla değiştirerek, bir zamanlar şehri yönetmiş kadın hükümdar Amida’yı kapalı kadın imgesiyle günümüzün Diyarbakır’ına taşıyor. Bu tür kadınlar Arat’ın ilgisini çekiyor, hayatını zenginleştiriyor. Çünkü mücadele militan kadınlarla geliyor. Serüven onlarla, aşk onlarla ve büyük davalarda yoldaşlıklar hep bu kadınlarla geliyor.
“Diyarbakır (roman) kadar insana bildiklerinin, inandıklarının tersini söyleten başka bir kent (tür) bilmiyorum.” Romanın ana coğrafyası olan Diyarbakır’ı Arat’ın bu cümlesi üzerinden konuşalım mı?
Roman, Gaffar Okkan’ın öldürülmesinden sonraki beş altı aylık dönemi anlatıyor. Yazılıp anımsananları da dikkate alırsak, yirmi beş yıllık bir dönem ama. Romanın zamanına o kadar çok şey giriyor ki… Çatışmalar, Cuma Anaları, Cumartesi Anaları, intiharlar, zorunlu olarak göç eden insanlar… Arat’ın başına sürekli bir şeyler geliyor: Diyarbakır’da ziyaret edilen hemen her evde karşınıza zorunlu göçe uğramış ana babalar ve çocuklar çıkıyor. Yakınlarını kaybetmiş insanlar. İntihar eden dedeler, kızlar… Cezaevinden, ölüm oruçlarından sağ çıkan Rizgarî, acılı ana Halti Hazey… Surlardan Hevsel Bahçeleri’ne, Dicle’ye, Kırklar Dağı’na, Ongözlü Köprü’ye bakıyor ve bu kentin ruhunu hissediyorsunuz. Arat’ın sözcükleriyle söyleyecek olursam: “Diyarbakır’ı bildiği kentlerden ayıran, onu biricik yapan şöyle bir şey galiba: Bir yanıyla, insanın içindeki edebiyatı, aşkı, çılgınlığı açığa çıkaran yaralı dişil bir kent; öteki yanıyla, insanın içindeki öfkeyi, deliliği, başkaldırıyı uyandıran, gururlu bir eril. Diyarbakır, uçlarda yaşayan insanlarıyla zıtlıklarını açığa vuran, dahası, her şeyin mümkün olabileceği bir kent. Burada her şey kutsal, hiçbir şey kutsal değil. Bir yüzüyle acımasız, bir yüzüyle sevecen, ama her iki yüzüyle de heyecan veren bir kent. Barındırdığı olağanüstü sürprizlerle insana başka kapılar açmaya, insanı şaşırtmaya hazır koskocaman bir dünya.”
Alışılanın tersine, yerli yazarları anma konusunda çok cömertsiniz. Örneğin Murathan Mungan hem “Mahmud ile Yezida” adlı oyunu hem de “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesiyle romanda önemli bir tutuyor. Edebiyatın şehirlere, şehirlerin edebiyata olan borcu üzerine neler söylersiniz?
Şehirleri şehir yapan biraz da yazarlar değil midir? Yazarları, şairleri olmadan Diyarbakır’ı düşünemem doğrusu. Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan Cahit Sıtkı Tarancı’dır, Mıgırdiç Margosyan’dır, Mehmed Uzun’dur, Adnan Binyazar’dır, Veysel Öngören’dir, Sezai Karakoç’tur, Ziya Gökalp’tir, Orhan Asena’dır… Liste uzar gider. Yazarlarımızı cömertçe anmaktan niçin kaçınalım? “Mahmud ile Yezida” oyunu birden fazla nedenle romanda yer aldı. Öncelikle yasaklı bir oyun; bu durum romanda sessizce protesto ediliyor. Öte yandan “Mahmud ile Yezida”, Müslüman Kürt Mahmud ile Yezidi Yezida’nın imkânsız aşkını anlatıyor. Tıpkı Ferhad ile Şirin’in, Mem û Zin’in ve Arat ile Amida’nın imkânsız aşkını anlattığı gibi. Ülkenin güneydoğusunda yaşananları başka hangi dize, “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesi ya da cümlesi kadar güzel anlatabilir? İstanbul’a gidince, Diyarbakır’daki dumanlara Amida’nın dumanı karışır bir de. Paris, İstanbul, Diyarbakır ya da başka şehirler… Edebiyatla şehirlerin birbirlerine olan borçları hiç de az değildir.
Yazmanın aynı zamanda bir yas tutma biçimi de olabileceğini saptıyorsunuz romanda. Sizce bu romanla neyin yasını tuttunuz en çok?
Yazmak, birçok şeyin yanında bir yas tutma biçimi olabilir. Kendi payıma, romanın yasını tuttuğu her şeyin yasını tutuyorum: “Kadınlar senin için ölsün,” diyen Carmen’in; “Korkarım kadınlar sizi çok üzecek,” diyen Köstenceli Münevver Reşit’in; Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden geçen Rizgarî’nin; dağdaki Muhsin’in; Muhsin’in anası Halti Hazey’in; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla’nın; “Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?” diye soran Serpil’in; “Ak memelerden korkağa pay düşmez,” diyen Amida’nın; insana birbirine karşıt duyguları hissettiren Diyarbakır’ın yasını tutuyorum. Ama bu romanla ben en çok, “Amcalar pislik yapıyor” diyen çocuk işçi Uğur’la, bütün bu insanları ve Diyarbakır’ı tanıyan, yaşadıklarını kurgulayan Arat’ın yasını tutuyorum galiba.



KÜNYE
Amida, Eğer Sana Gelemezsem
Özcan Karabulut
Can Yayınevi
324 s.

Ayşegül Devecioğlu, Ağlayan Dağ Susan Nehir



ÇİNGENELERİN DİLİ ŞİFALI ZEHİR

Bir dönem, “Ağlayan Dağ Susan Nehir”de anlattığınız Çingene mahallesinde saklanarak yaşamışsınız. O dönemin öyküsünden başlayabilir miyiz?
Türkiye’de 12 Eylül öncesinde dünyanın en önemli anti-faşist mücadele deneyimlerinden biri yaşandı. Ben toplumun politikleştiği, insanca hayat arayışının, hayatın başka bir hale dönüşebileceğine dair inancın damgasını vurduğu bu zengin zamanı, “Kuş Diline Öykünen”de geride tek bir mücevher bile bırakmadan yüzümüze kapanan bir hazine odasına benzetmiştim.
12 Eylül öncesinde, her toplumsal kesimden pek çok kadın ve erkek gibi, sosyalizm mücadelesine katıldım. Bugün bir sermaye hareketi değil de, doğal afetmiş gibi sunulmaya çalışılan 12 Eylül darbesinden sonra, Türkiye’de yüz binlerce insan gözaltına alındı, haklarında dava açıldı, işkencelerden geçti; öldürüldü, idam edildi, hapishaneye atıldı, işinden oldu, 12 Eylül öncesinde gerçekte ne yaşandığı, bu baskı ve zulmün arkasında travmatik bir biçimde unutuldu.
Eşim Behçet Dinlerer askeri darbenin hemen ardından yakalandı ve dönemin ünlü işkencehanesi olan DAL’da (Derinlemesine Araştırma Laboratuarı) işkencede öldürüldü. Korkunun toplumun bütün hücrelerine kadar işlediği, ülkenin her yanında sobaların günlerce odun kömür yerine kitap yaktığı, insanların birbirlerine selam alıp vermekten korktuğu o günlerde, iki buçuk yaşındaki oğlumla, çocukluğumdan beri tanıdığım ve anne yerine koyduğum bir Çingene kadının evinde saklandım. Bu ev Edirne’nin Çingene mahallesinde bahçe içinde minicik bir “yer evi”ydi. Bahçesinde tek bir kel ağaç vardı; elektriği, suyu yoktu. Çingene mahallesindekiler yüzlerce yıldır zulüm görmekten ve “avlanmaktan” dolayı geliştirdikleri sezgilerle benim durumumu anlamış olmalılar. Ancak kimse beni ele vermedi. Mahallenin yeni ve tuhaf bir sakini olarak orada bir süreliğine yaşamama izin verdiler.
Bazı dillendirilmesi zor gerçekleri bir Çingene gibi anlatabilmek ister miydiniz? Mesela onların “hayatta kalmak için kullandığı en önemli silahlardan biri olan o kayıtsız ifade”yle? Ya da zihninizi “az öncesinin korkunç anısını canlandırma”ya tamamen kapatarak?
Sürekli tehlike altında, hemen hemen her toprakta ayrımcılığa zulme maruz kalmanın geliştirdiği bazı refleksler olduğunu düşünüyorum; bu Çingene topluluklarında çocukların yetiştirilmesi ya da toplumsallaştırılması sırasında, masallarla öykülerle aktarılarak toplulukların hayatta kalmasını sağlayacak bazı davranış modellerine dönüşüyor. Ben eğer o kayıtsız ifadeyi kullanabilecek kadar o topluluğa özgü reflekslere sahipsem gerçeklerle, çok acı gerçeklerle baş edebilme konusunda da daha farklı yöntemler ya da refleksler geliştirebilmişim demektir. Bir Çingene bu gerçekleri asla saklamazdı. Çünkü hayatta kalabilmek için bu gerçeklerin son kırıntısına kadar dile getirilmesine ihtiyaç var. İnsanların çok acı veren gerçeklerden korunabildiği türden yumuşak bir hayat değil onlarınki.
Çingeneleri, Çingeneliği öyle bir anlatmışsınız ki, okur kendi içindeki Çingene’yi de görüyor. Çingene ruhumuza girip yerleşmeyi nasıl becerir sizce?
Eğer gerçekten Çingeneleri anlatmayı becerebilmişsem, yani Çingenelerle ilgili bazı sezgileri ortaya koyabildiysem, en azından farklı bir yaşam algısının nasıl olabileceğini sezdirebildiysem burada kibirden uzak bir anlama çabasının, kültürel kimlikleri mitleştirme ve mutlaklaştırmadan yaklaşmaya çalışmamın payı var. Buradan yola çıkarak okur kendi içindeki Çingeneyi görüyor cümlesine de itiraz ediyorum, çünkü burada egzotikleştirmenin sınırlarına girmeye başlıyoruz ve Çingeneliği bütün kültürler gibi zaman, mekân tarihsellik içinde oluşan bir şey değil de sanki insan ruhundaki özgürlük, göçebelik, ateş gibi çok genel kavramların bir temsiline dönüştürüyoruz… Yüzlerce yıl aynı koşullarda köle olarak alıp satılarak, her an öldürülme tehlikesi altında, kendisini aşağılayan insanlar arasında yaşayan Çingene toplulukları, kendileri toprağın, evlerin sahibi olarak gören sınırları, orduları silahları camileri kiliseleri olan insanları çok iyi gözlemek zorundaydılar. Ne devletleri, ne orduları, ne bayrakları, ne tarihleri ne yazıları vardı. Hayata kalabilmek için kendi haklarında efsaneler yarattılar; Çingene kadınlarının laneti, tarih boyunca bir ölçüde koruyucu olmuştur. Buna inandırabildiği ölçüde karşısındakini korkudan öldürebilir bile. Çingeneler diğerlerinin, zayıf taraflarını her ülkede aşağılanmanın ve ayrımcılığa maruz kalmanın ölümcül sezgiyle anlarlar. Bu onların hayatta kalma yordamları ve geçim yolları. Sahip oldukları şeyleri kaybetme korkusu, açgözlülük, tamah, hırs kendini beğenmişlik, kibir diğerlerinin gözlerini kör ederken, bu körlük zayıfların ve güçsüzlerin silahı olur. Bu silahları kullanarak karınlarını doyurur, kalbinize girmeyi böyle becerirler. Ama önemli olan bu değil. Önemli olan bizim Çingenelerin kalbinde yer edinmek için körlükten kurtulmamız…
Roman boyunca Çingenelerle yalan arasındaki ilişkinin çeşitli uçlarına uzanıyorsunuz. O yalanın hücrelerinde, zarında neler var da “gerçeğin eti”ne kavuşuyor sonunda?
Çünkü Çingenelerin yalanı, dünyayla ilgili hakikatlerin ipuçlarını veriyor. Orada duruyor, yalnızca Çingenelerin değil, bakmayı bilmediğimiz için göremediğimiz bütün dünyaların öyküsünü anlatıyor. Yalanın içinde gizli. Siz onu görmeyi ve sezmeyi becerebilirseniz; açığa çıkıyor. Buradan edinilecek yordam da; dünyanın bize ancak ışık kadar karanlıkla, gerçek denilen kadar yalanla, söylenen kadar hiç dile getirilmeyenle, görünen kadar görünmeyenle, akıl kadar akıl dışı addedilenle, sezgiyle kendini açıp gösterebileceği...
Çingenelere sizi çağıran neydi?
Sanılacağı gibi “Ağlayan Dağ Susan Nehir”, çingene mahallesinde 12 Eylül sonrasında kalırken yaptığım gözlemlere dayanmıyor. Kitabın diliyle konuşursak, baştan sona yalan. Ben o zaman mahalledeki yaşamı algılamaktan oldukça uzaktım. Ancak bu ayrıksı kültür, bir şekilde benden habersizce zihnime sızmış olmalı. Bu sezme halinde bana üzücü gelen bir şey var aslında. Söylenmeden bilinen şeylere dair neredeyse vahşi bir şey… Ne çok şey bildiğimi anladığımda ilk önce çok şaşırmıştım. Beni çağıran da daha çok böyle şeyler oldu.
Çingenelerin “hayatı işitilmedik bir dille yeniden kurduklarını” ve o dille hiçbir şey yazılamadığını; konuşulamadığını söylüyorsunuz. Bunu neden yapıyorlar?
Hayatı işitilmedik bir dille yeniden kuran şey; Çingenelerin arkalarında hiçbir iz bırakmamış olmasının tarif edilmez işareti. Tıpkı, deneylerde kullanılan, korkunç şekilde öldürülen, aç bırakılan ve bir ay sonra aileleriyle birlikte yok edilecek olan çocukların tutulduğu kampın bahçesine bir atlıkarınca konulmasının ölümcül anlamı-bilgisi gibi. Buradan sızan öyle bir şey ki, bu bilgiyle yaşabilmek için yapacak tek şey var. Onun ne olduğunu kitabı okuyanlar bulsun, çünkü romanda söylediğim gibi bu dili kimse kimseye öğretemez. Bilenler susar. Burada kastettiğim susma hali de, sözün kendini ateşe vermesidir olsa olsa…
O dil bir yazara neler yapar? Size neler yaptı?
Bence böyle bir dil dünyadaki var oluş halinizi geri dönüşsüz biçimde değiştirir. Bunun yazara ne yapacağını bilemem. Ama bu dil benim için bir yazarlık yordamı değil sadece. Bu dile sahip olan yazar, herkesi kendisi gibi evinden ocağından, yerinden yurdundan etmeye çalışır herhalde; rahatımızı huzurumuzu kaçırır. Neden söz ederse etsin, dünyanın ve insanın hangi halini dile getirirse getirsin sözü zehir gibidir. Ama ben bu zehri çok şifalı buluyorum.
Şu cümlenizi de konuşalım mı: “… dünyadaki hiçbir sistem Çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.”
Resmi sosyalizmler aydınlanma düşüncesinden aldıkları mirasla aslında Batılıların uydurduğu bir evrensellik masalını yeniden ürettiler. Çok şaibeli hatta düpedüz kanlı bir şey olan “gelişme”yi mutlaklaştırdılar. Buradan da kapitalizmden farklı yaşam algıları türemedi.
Sosyalistlerin iktidarda oldukları ülkelerde farklı kültürler için bulabildikleri çözüm, modern denilen dünyanın da bulabildiği tek çözümdü aslında. Çingene topluluklarının çok uzun yıllardan beri yaşadıkları Balkanlarda sosyalistler yetmiş yıl iktidarda kaldı. Bulgaristan’da Çingeneler Bulgarlaştırıldı sözgelimi… Çünkü kim güçlüyse ve çoğunluktaysa diğerleri hayatta kalmak için ona benzemeliydi. Böylece herkesin kendi giysisi, kendi renkleri, kendi şarkılarıyla katılacağı karnaval gülüşlerin bile tek kalıba döküldüğü bir geçit törenine dönüşüverdi. Ben kültürlerin mutlaklaştırılmasından yana değilim; farklı kültürlerin sanki güç ve iktidar ilişkilerinden, çocuklar ve kadınlar üzerindeki tahakkümden azadelermiş gibi kutsanmasına da, kültür ve kimlik üzerinden şekillenen siyasetlere de itirazım var. Ancak insan topluluklarının tarihsel ve koşullara bağlı olarak edindikleri yaşamsal yordamların ortak bir insanlık kültürünün diyelim yaratılmasında diğerleriyle eşit oranda dikkate alınmasına-alınabilmesine ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Farklılıklar ve sık kullandığımız bir deyimle ötekileştirme, egemenlerin, çoğunlukta olanların işine yarayacak bir biçimde zulüm, ayrımcılık ve katliama dönüşüyor çünkü. Eğer sosyalizm, estetize edilmiş, maddi ihtiyaçların zorbalığından bu ihtiyaçları kültürel ve maddi olarak aşarak kurtulmuş bir yeni dünya yaratmanın yoluysa, bu elbirliğiyle becerilebildiğinde, Çingenelere de o dünyada yer olacak demektir. Bu da Çingenelerin kendilerini Çingene olarak tanımlamaktan, kültürel özelliğe vurgu yapan bir kimlik algısından daha zengin kapsayıcı yaratıcı bir ortak insanlık düşü adına vazgeçmeleri anlamına gelir herhalde.
“Ağlayan Dağ Susan Nehir”le 2008 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanınca ne hissettiniz? Bunu biraz da romanınızın yapısı hakkındaki tartışmalar açısından soruyorum.
Ödülü romanın yapısı ya da edebi değeriyle ilgili bir onay olarak kabul etmedim ben. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir-iki yazı dışında benim romanın yapısıyla ilgili tartışmalardan da haberim de yok. Böyle bir tartışma olduysa ne âlâ… Tartışmadan çok, roman yayınlanmadan öykünün aldığı biçimin kimilerine yadırgatıcı geleceğini seziyordum. Bu da beni, kendi kitabımın beğenilip beğenilmemesinin dışında, edebiyat ortamı dediğimiz şeyle ilgili olarak biraz umutsuzluğa sevk ediyordu.
Kimi kez bilgisizliğin ve dargörüşlülüğün, en önemlisi entelektüel cesaret eksikliğiyle köhnemiş anlatı kalıpları bir tahakküm aracı haline gelebiliyor. Roman şöyle yazılır, roman böyle yazılır diye. Üstelik roman, eski biçimlerin her seferinde yıkılmasıyla ortaya çıkar biraz da; bu kalıplara bağlı kalarak değil. Bu da zamanın dünyayı anlama ve dünyada oluş halimizi etkilemesinden ileri geliyor. Anlatı formları zihnimizde; ama orada sessiz sedasız yeniden şekilleniyor. Esasen yazarın onu yazar yapan sezgiyle algıladığı zaman başka türlü ele geçmez, dünya dile gelmez.
Ben kendini yazardan çok iyi bir okur olarak tanımlamaya meraklı biri olarak şöyle düşünüyorum; yazar, onay ve ödül beklemeden ürün vermeli; beraberliğin farklı bir anlamıyla dünyayla, insanlarla beraber, yalnızlığın farklı bir anlamıyla, tek başına…
Ancak bugün okuru olduğu gibi yazarı da piyasa belirliyor. Bu “saflık” kaybından dünya zarar görüyor. Ölçen biçen, karşımdakini nasıl etkilerim, ne yaparsam daha çok okunurum-satarım hesabı yapan yazar bizi neden canevimizden vurur? Çünkü edebiyatı, sanatı mümkün kılan, daha yüksek, gerçekten insanca yaşama isteğiyle aynı kaynaktan doğan hepimize ait bir şey zedelenir orada… Biz okurlar olarak bunun tam anlamıyla bilincinde olmasak bile.
Ödüle sevindim, çünkü bu dilin ve öykünün genel kuralları ve kalıpları aşarak bir yere ulaştığını gösteriyordu. Zaten bu memnuniyet ağırlıkla daha dünyevi diyeceğim, yani piyasayı ilgilendiren bir yerden doğuyorsa, orada edebiyata ilişkin bir sorun olduğunu düşünmek gerek.

(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)

KÜNYE
Ağlayan Dağ Susan Nehir
Ayşegül Devecioğlu
Metis Yayınevi
259 s.

22 Temmuz 2008 Salı

Gündüz Vassaf, Türkiye Sen Kimsin?


TÜRKİYE SEN KİMSİN?

‘Türkiye Sen Kimsin’de “İslâm’dan ayrışarak Batılılaşan” Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün “İslâmlaşarak Batılılaşma serüveninde” olduğuna dikkat çekiyorsunuz. O halde bu aslında başka bir şeyin serüveni, değil mi?
Evet. Zaten Batılılaşmanın ne anlama geldiğini bilmediğimin farkına vardım. Batı için Batılılaştı denmiyorsa, bu deyim başkalarının Batı gibi olması anlamına geliyor. Ama Batı gibi olmak ne demek? Sovyetler Birliği Marx ve Engels’in kuramlarını benimseyince Batılılaşmış mı oldu? Ya da Batı dışında bir ülke gene Batı kaynaklı bir ideoloji olan faşist bir rejimi benimserse, o da Batılılaşmış mı oluyor, bilmiyorum. Japonya’ya Batılılaştı diyorlar. Batı gibi sanayiileştiği için mi? Yoksa Batılılaşma Batı’nın kimleri kendilerine yakın gördüğü, çıkarlarını karşıladığı ile mi ilgili? Batı Türkiye’de hem ABD’nin de desteklediği askeri rejimleri zamanında bağrına bastı, hem de Bush’un Erdoğan’a “Senle iyi anlaşacağız çünkü ikimiz de tanrıya inanıyoruz,” diye iktidarını desteklediği İslamcı kimliğiyle öne çıkan AKP hükümetini. Bu serüvenin adını, yani Batılılaşmayı, kendimizi Batı’ya beğendirmek diye adlandırmalı belki. Ama mesele otomatiğe bağlayıp Batı’ya karşı çıkmak değil. Özellikle özgürlük ve insan hakları konusunda, din ve devletin ayrışmasında, Batı’nın da kritik katkısı olan evrensel dünya kültürümüzü birlikte sahiplenebilmek. ABD imparatorluğuna mesafe almak gayretinde, totaliter ideolojilerin, dini ve milliyetçi provakosyanların tuzağına düşmemek. Üstelik Batılılaşma deyimi bir tek Doğu ülkeleri için kullanılıyor. Yoksa Endonezya’nın Batılaşma sürecinden bahsedenler aynı deyimi Brezilya için de kullanabilmeli değil mi? Cevap hayırsa, o zaman Batılaşma, Türkiye’nin de gençlik yıllarında denediği gibi, Batı kültürüyle özdeşleşmenin de adı.
Dünyanın egemen güçlerinin, çıkarlarını “İslâm markası takmış” Türkiye’de gördüklerini söylüyorsunuz. Çıkarları İslâm’la nerede buluşuyor?
Dinler bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp rejimlerin kimliğine büründükçe, kendinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil, totalitarizme araç olurlar. Türkiye’yi birdenbire örnek bir Müslüman ülke diye pazarlamak isteyenler ortaya çıktı. Yabancı basında eskiden Türkiye’den “Nato ülkesi” diye söz edilirdi. Bugün kendisine biçilen yeni rolle “Müslüman ülke” kimliğiyle tanıtılıyor. Oysa Batı ne Japonya’dan Budist ülkesi diye söz eder, ne Kanada’dan Hıristiyan, ne de Hindistan’dan Hindu ülkesi. Neden? Demokrasinin dinle ne ilgisi olabilir ki? Batı’nın kendisine örnek gösterdiği, devamı olduğunu iddia ettiği Yunan demokrasisi Zeus’a, Mars’a, Afrodit’e tapıldığı için mi kuruldu? İspanya ve Suudi Arabistan krallıkları arasındaki fark din değil demokrasi anlayışlarından kaynaklanmıyor mu? Günümüzdeki egemen düzen açlıkla, sefaletle, savaşla benden sonra tufan anlayışını körüklerken, İslam üzerinden siyaset yapanlar, hem her dinin sermayesiyle oluşan düzenle bütünleşmişler hem de mazlum rolündeler. Sosyalizmin de çökmesiyle alternatifsiz gibi sunulan ABD önderliğindeki dünya kapitalist imparatorluğu tüm dinlerin sözcü ve sermayelerini de peşine takmış durumda. Herhangi bir din adına konuşan kimse tanımıyorum ki, meşruiyetini çoktan yitirmiş, açı aç zengini daha zengin kılan bu düzeni eleştirsin. Savaşlarda bizi kıran ordular din görevlilerinin dualarıyla yola çıkıyor. Bir de dinler arası diyaloglardan söz edip kardeşlik adına konuşanlar var. Hepsi mevcut düzenle al gülüm ver gülüm ilşikisi içinde.
Türbanın 12 Eylül darbesiyle ithal edildiğini hatırlatıyorsunuz. Bunun kimi gazetecilerimiz, yazarlarımız tarafından unutulmuş olmasını; sanki türban bizim seksen küsur yıllık sorunumuzmuş gibi algılayıp savunmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Taraf tutmamızla. Tuttuğumuz tarafa körü körüne bağlı olmamızın bize benimsettiği sansürle. Bugün AKP hükümetinden, türban takanlardan kim çıkar da aslında türbanı biz talep etmemiştik, bu 12 Eylül cuntası ve İhsan Doğramacı’nın başında olduğu YÖK aracılığıyla üniversitelere getirildi der. Aynı şekilde bugün asker de sahip çıkamaz türbanı biz getirmiştik diye. Oysa 12 Eylül döneminde Kenan Evren, ABD’nin sola karşı yeşil kuşak projesini uygulayarak elinde Kuran-ı Kerim, Atatürk de dindardı diye Anadolu’yu dolaşıyordu. Türban 30 yıl önceki türban. Simge olarak anlam değiştirdi. İlkelerle özgürleşeceğimize simgelerle kutuplaşıp birbirimize giriyoruz.
Sizce Türkiye’nin geleceğinde şeriat tehlikesi doğar mı?
Tehlike zor bir kelime. Bir düzen ne zaman benimsenir, muteberdir, ne zaman tehlike olur? Kendilerine demokrasi ya da halk cumhuriyeti diyen totaliter rejimlerin de tanığıyız. Önemli olan toleranstan da öte herhangi bir rejimin, o rejimde yaşayanların hoşgörülü olması. Başkalarının yaşam tarzlarına tahammül etmekten de öte, onu toplumlarının bir zenginliği olarak kabul etmesi. Bildiğim şeriat rejimi buna uygun değil. Ama son kertede Türkiye’nin bugün meselesi şeriat değil demokrasi. Yeni açıklanan bir anketin sonuçlarına göre, çoğunluk hem askerden yana hem de başörtüsünden. Demokrasi bir uzlaşma kültürüyse, anket sonuçlarından yola çıkıp bizlere benimsetmek istenebilecek hedef son derece makul. Makul olduğu kadar da ürkütücü. Hele evrensel insan haklarının toplumca benimsenmediği, kısa vadeli politik çıkarlar için bir araç olarak kullanıldığı bir toplumda yaşıyorsanız. Hele olası din-asker birlikteliğinin bize özgü totalitarizmi, apoletli tarikatçıları söz konusuysa.
AKP’nin kapatma davasıyla ilgili esas hakkındaki savunmasında "Başsavcı delilleri arama motoru google’dan toplamıştır. Bu bir google davasıdır," denilmiş. Siz, siber savaşlardan geleceğin gençliğinin bilgisayar odaklı yapısına, internet üzerine en çok düşünen yazarımızsınız. Böyle bir savunma cümlesi size neler düşündürtüyor?
Burası Youtube’un da yasaklanabildiği, İran, Pakistan, Tunus, Tayland gibi dünyadaki nadir ülkelerden biri. Bildiğim kadarıyla dünyada tek yasak şu anda Türkiye’de. Google’da bir çırpıda bilgiye ulaşılabilir olması belli ki bilgiden kaçanlar için bir tehdit. Burada küçümsenecek bir şey varsa Google değil, hangi bilginin ne amaçla kullanıldığı olabilir.
Dünyamızın geleceği için Amerika’daki başkanlık seçimleriyle ilgilenmemiz gerektiğini belirtiyorsunuz. Obama hakkındaki fikriniz nedir?
ABD Başkanı bizi kendi başkanlarımızdan, başbakanlarımızdan daha çok etkiliyor. Küresel ısınmadan savaşlara kadar yaptıkları her şey dünya için hayati önem taşıyor. ABD’de olup bitenle hepimiz ilgilenmeli, hepimiz bu ülkenin gidişatında sesimizi duyurmaya çabalamalıyız. ABD son dönemde o denli raydan çıktı ki kendi bindiği dalı bile kesiyor. Dünyanın sesini dinlemeye ihtiyacı var. Bu ülkenin emperyal egemenliği Obama’nın seçilmesiyle de tabii ki devam edecek. Ancak dünyanın ondan beklentisi o kadar çok ve olumlu ki, hiç olmazsa bir süre, bakalım yeni başkan ne yapacak diye şiddet azalacak, uzlaşma yolları denenecek.
Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Doris Lessing, seçilirse Obama’nın siyah olduğu için öldürüleceğini söyledi.
Böyle bir kehaneti kimseye, hele bir yazara yakıştıramıyorum. Seçilecek olan oğlu olsa bunu söyler miydi acaba? Ancak, hele ABD’nin başkanlarına yönelik suikast geçmişini hatırlarsak, böyle bir korku var. Obama’ya sıkılacak kurşun, iyi niyetli beklentilerin duvara çarpmasına, dünyanın her tarafında şiddet patlamalarına neden olabilir.
Kitabınızda Türkiye’nin “çocuk ülke” olduğunu söylüyorsunuz. Bu saptamanıza hangi gözlemlerinizi sığdırdınız?
Koca bir Türkiye’yi sanki çocuğumuzmuş gibi sahiplendiğimiz için ne dizini kanatmasını kaldırabiliyoruz ne de cereyanda kalmasını. Ne zaman başını azıcık doğrultacak olsa, kendi yalnışlarıyla öğrenmesine fırsat tanıyacağımıza, onu yasaklarla boğuyor, memleketi kışlaya çeviriyoruz. Türkiye’ye tek çocuk muamelesi yapıyor, onu şımartıyoruz. Sınıfta mı kalıyor? Dersini çalışmadığından değil, haksızlık yapıldığındandır. Yalnız mı? Yüzünü yıllardır dünyanın kabadayısı Amerika’ya çevirmiş ondan medet umarken, sırtını dünyaya çeviren Türkiye değil mi? Ufak çocuklar gibi, Türkiye gibi genç ülkelerin de en ufak hareketlerinde bile sırtlarının sıvazlanmasına ihtiyacı olur. Biz abartıyoruz. Bir yabancı, yemekleriniz güzel, erkekleriniz yakışıklı mı dedi, gazetelerimizde manşet. Onların yemekleri mi? Prasa sevmeyen ilkokul çocukları gibi tepkimiz. Çocuk ergenlik çağına gelince ailesinin geçmişiyle ilgilenmeye başlar. Türkiye’de hâlâ bebekkken dinlediğimiz ninnilerle yetinmemizi isteyenler var. Cumhuriyetimizi çocukmuş gibi bayrak ve borazanla oyalayıp dünyaya yetişkin gözlerle bakabileceğinden kuşku duyanlar var. Devlet, çocuğu büyüdüğü için otoritesini yitirmekten korkan baba gibi. Kabul etmek istemiyor bizim olgunlaşmaya adım atmamızı. Kendisini eleştirene vatan haini, düşman gözüyle bakıyor. Evet insan sevdiğini korur. Ama kıymet verdiğini eleştirir. Eleştirerek özgürleşir. Özgür insanlar tarihlerini ezberleyerek değil eleştirerek tanırlar. Geçmişlerini özendikleri bir altın çağ olarak görenler, kendilerini aşmak yerine tarihin küllerinde kıvılcım aramaya mahkum.
Sizce Türkiye’nin yetişkin olmak gibi bir isteği var mı? Çocukluğa çakılıp kalmanın avantajları, zevkleri neler olabilir?
Annem önüme yemek koyar, ben de canım istediği kadar yermişim. Teyzem müdahale etmiş sen ne biçim annesin diye. Başında duracak, yiyebileceği kadar yedirteceksin demiş. Annem ablasının dediklerine boyun eğmiş. Ben sofrada, annem yanıbaşımda, hadi Gündüz, şunu ye bunu ye diyor. Ama hep başımda duracak değil ya. Bir gün bakmış ben sofrada, yemek önümde, bir şey yemiyorum. Sormuş neden yemiyorum diye. “Eh,” demişim, “Bana hadi ye desene diyen yok ki.”
İcazet almadan bir şey yapmamaya alıştırıldık. Bağımlılık, inisiyatif gerektirmiyor. Ye deyince yiyorsun, konuş deyince konuşuyorsun. Risk almıyorsun. Otorite ne derse onu yaparsan başın belaya girmiyor. Ama sen de kendi inisiyatifini kullanmadığından ne kendini keşfedebiliyorsun ne de dünyayı. Kapıkulu gibi korka korka yaşıyorsun… Tarihten akranımız başka ülkelere göre nispeten geç doğan Türkiye Cumhuriyeti toplum olarak çocukluk dönemini babası Atatürk’le birlikte yaşadı. Serbest Fırka gibi muhalefet partilerine olanak tanınmasıyla ergenlik çağında ilk adımlarını bile denedi. Atatürk’ün ölümüyle başa gelen, onun resimlerini para puldan kaldırıp yerine kendi resimlerini koydurtan İnönü üvey baba gibiydi. Çocuğun büyümesini engelledi ama onu burnu bile kanamadan II. Dünya Savaşı’ndan, yani mahallemizde çıkan kavgadan korudu. Çok partili sistemle çocuk tam ergenlik çağında olgunlaşma sürecine girecek, ne zaman bağımsız bir adım atacak olsa Amerikalı velisinin silahlarıyla ülkemize sahip çıkma adında hareket eden zinde kuvvetler darbe üstüne darbe yapıp, çocuğa “hadi ordan“ dediler… Kendini bize bakmaya muhtaç hisseden, kendilerini çocuklarına adadıkları için onların büyümesini kaldıramayan anneler babalar gibi devletler de var… Psikiyatride bakmaya muhtaç olma patolojisini tanımlayan “vekaleten Münchhausen” adlı bir sendrom var. Bu kişiler o denli muhtaç ki başkalarına bakmaya, o kişiye bakabilmek için hasta olmasını bile tercih ediyor, iyileşmesini sabote ediyor. Yeter ki ben bakayım! Ona neyin iyi geldiğini ben bilirim! Türkiye’nin olgunlaşması biraz da onu korumak adına hareket edenlerden özgürleşmesine bağlı.
“Türümüzün tarihinde ilk kez, yaşlılar gençlerden öğrenmenin arifesinde,” diyorsunuz. Hortlatılan dini çatışmalardan yükselen milliyetçiliğe, kitabınızda dikkat çektiğiniz bütün tehlikelere karşın gençlerden umutlusunuz, değil mi?
Düzenin en çok korktuğu ona karşı gelen, onu tanıyarak ona meşruiyet sağlayanlar değil, düzeni ciddiye almayanlar. Genç kuşaklar şiddet ve sefaleti körükleyen, canlısıyla cansızıyla yerküremizin geleceğini tehdit eden düzeni ciddiye almadıkları gibi yeni teknolojilerin gelişmesinde hepimiz onlara muhtaç konumdayız. İnternetteki Facebook, My Space gibi siteler 21. yüzyılın İpek Yolu gibi. Dünyanın her yanından her gün yüz milyonlarca insanın karşılaştığı bu yolda ne ticaret var ne de para. Türümüzün tarihinde insanlar, özellikle gençler, ilk kez ticaret yoluyla değil, sırf haberleşmek için ilişki içinde. Beraberliğin tek nenedini tanışmak, dostlarını, dostluklarını paylaşmak. Facebook aracılığıyla dinlerin, devletlerin bagajını taşımadan haberleşmek için yola çıkıyorlar. Sırf haberleşmeleri bile, hele totaliter rejimlerde, meşruiyetini yitirmiş düzeni sarsıyor.
Son olarak, kitabınızın adındaki sorunuza Türkiye’nin yanıtı ne oldu?
Havaalannda uzun bir kuyruk. Adam herkesin önüne geçip biletini uzatır. Görevli ”Beyefendi lütfen sıraya girin,” der. Adam öfkelenir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Görevli mikrofunu alır, havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen birisi var. Tanıyan varsa lütfen gelsin alsın.”
Türkiye hem kendisini önemsiyor, Atatürk’ün deyimiyle bir Türk’ü dünyaya bedel görüyor hem de koca bir imparatorluktan sonra unutulmuş olmanın yalnızlığını, ezikliğini yaşıyor. Belki de bunu aşmanın, “Ben kimim, Doğu muyum, Batı mıyım, Akdenizli miyim, Ortadoğulu muyum?” türünden ergenlik çağı sorusundan özgürleşmenin yolu, bu denli kendimize odaklanmaktansa başkalarını tanımaktan geçiyor. Gazetelerimizin birinci sayfalarına bakın. Hepsi kendimizi dev aynasında görmemizin patolojik bir ifadesi. Dünyadan hiç haber yok. Ne varsa ne yoksa biz.
Türk Türk’ten başka bir şeyle ilgilenmezse, Türk’ün Türk’ten başka neden dostu olsun ki?.. Türkiye Batı’ya bağımlılığında, edilgenliğinde, aşağılık kompleksinde, başka birçok ülkeden farklı değil. Farkı iç çekişmelerinden kurtulup, tarihsel ve kültürel git gelleri asırlardır içselleştirdiği varoluş biçiminden yola çıkarak evrensel değerlerin benimsenmesinde dünyaya öncülük etmesi olabilir.


(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)

KÜNYE
Türkiye Sen Kimsin?
Gündüz Vassaf
İletişim Yayınevi
328 s.

Ece Temelkuran, Ağrı'nın Derinliği

HAYALETLERİN ÇOCUKLARI

Ece Temelkuran, “‘Ağrı’nın Derinliği”nde insanların birbirlerini en çok hikâyeler için öldürdüklerini saptıyor. Sonra da Türkleri, Ermenileri ve aralarındaki ilişkiden yaratılmış “acı endüstrisi”ni yöneten hikâyenin satır satır canını alıp leşini seriyor yere...

Kitaplarınızın en sihirli yanlarından biri, bitirdikten sonra okuyanın, artık okumadan önceki insan olarak kalamayışı. Peki, yazarı olarak, kitaplarınız size neler yapıyor? Örneğin son kitabınız “‘Ağrı’nın Derinliği”ni yazmayı bitirdiğinizde, bir daha eski siz olamayacağınızı hissettiniz mi siz de?
Elbette. Hem Ermenilerle ilgili olarak hem de Türkiyeli olmanın anlamıyla ilgili kitap beni değiştirdi muhakkak. Kitap böyle bir şey biraz da. Başlangıçta nasıl bitireceğinizi bildiğinizi sansanız da aslında tam olarak bilmiyorsunuz. Hiç değilse size ne yapacağınızı tam olarak kestiremiyorsunuz. Bu, bir kendi kendine konuşma hali. Kendinize soracağınız sorular değişiyor yolda, cevaplar veriyorsunuz. Bir derinleşme yolculuğu bu. Kendinizin dibine doğru gitmek aslında. Kendinizin dibinde olup bitenleri çıkarıyorsunuz. Bunlar bazen, hatta çoğu kez yazanı da şaşırtıyor. Özellikle bu kitapla ilgili bir şey de şu: İnsanların, okuduktan sonra kendilerinde bir arkeolojik yolculuğa çıktıklarını görüyorum. Hatırlamaya başlıyorlar. Benim için de kitap bir hatırlama yolculuğudur. Hatırladım ben de. Ülkenin kurucu söyleminin bana ‘unutturduklarını’ hatırladım.
“Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” adlı kitabınızda, devrim denen şeyin kalbinden söküp çıkarılmış diliniz içime işledi ve bir daha da çıkmadı içimden. “‘Ağrı’nın Derinliği”nde duygusallık, yan tutma, inkâr, kendini aşağılama ya da büyüklenme gibi, inandırıcılığı çökertecek her türlü yazınsal riske açık bir konunun dilini nasıl arayıp buldunuz? Nasıl alt ettiniz riskleri?
Etrafında büyük gürültü koparılan konuları yazmaya başladığınızda yapılacak tek bir şey vardır: Kendi sessizliğinize geri dönmek. Kendi sessizliğinize kapandığınızda içiniz size ne yapmanız gerektiğini söyler. Vicdan, ancak sessizlikte yaşayabilen bir organizmadır. “Ne demem gerek?”, “Nasıl yazmam gerek?” sorularını susturmadığınız sürece vicdanınız size ses vermez. Arayıp bulmak böyle bir şey: Sessizliğe girebilmek, orada durabilmek ile ilgili. Risklerin ne kadarını alt edebildiğimden emin değildim doğrusu. Bu tür “gıllıgışlı” kitapların Türkiye’de “sükut cinayetiyle” öldürülmeleri riski çok yüksektir. Ama şimdi hiç değilse “sükut cinayeti” riskinin ortadan biraz olsun kalktığını görüyorum.
“Yeryüzünde insanlar birbirlerini aslında en çok hikâyeler için öldürürler,” diyorsunuz. Sizse “‘Ağrı’nın Derinliği”nde hikâyenin kendisini öldürüyorsunuz. Hikâyeyi bozup, hikâyenin leşini yere serişinizi konuşalım mı? Bunu yaparken nasıl bir serüvenden geçtiğinizi?
Bu kadar saldırgan bir şey yaptığımın farkında değildim! Ama haklısınız, bizi, insanları, Hrant’ı öldüren hikâyeleri öldürmek gerekiyor, leşlerini yere sermek gerekiyor. İnsanlara konuşabilecekleri, konuşmaktan eskisi kadar korkmayacakları bir alan açmak istedim. Hrant, bizi bir “ev” kurmaya çağırıyordu bana sorarsanız. Ben de insanları bir “ev” kurmaya çağırmak istedim. İçinde kendimizi sadece kendimiz gibi hissedeceğimiz, içinde olduğumuzda susmak zorunda kalmayacağımız bir ev. Anadolu’dan geçenlerin Anadolu’ya kattıklarını açıkça konuşabileceğimiz, onların gidişinin bir kayıp olduğunu kabul edebileceğimiz, bunun yası tutabileceğimiz bir “ev”. Bunu yaparken insanın geçtiği serüven hiç de serüven sözcüğünün çağrıştırdığı gibi sevimli değil. Çünkü kendindeki “öğretilmiş Türk” ile karşılaşıyorsun. Sende hiç olmadığını sansan bile ezberlerinle, milliyetinden kaynaklı reflekslerinle yüzleşiyorsun. Aynı serüveni okurların da yaptığını görüyorum. İstediğim buydu, kitabı okuyan herkesin kendi Türklük tarifiyle, kendi Türkiyelilik tarifini keşfetmesi.
Hikâyeyi herkes için bozuyorsunuz. Hem Türkler, hem Ermeniler hem de bu ilişkiden bir “acı endüstrisi” yaratmış olanlar için. Hikâye, bozulacaksa ancak böyle bozulur zaten, değil mi?
Bu kitapla ilgili şöyle şeyler duydunuz ya da duyacaksınız: Olayın insani yönü! Bu sözcüklerin içinde çoğu kez bir kategorizasyon tehlikesi vardır. Yani “Gerçekler var bir de olayın insani yüzü var” gibi. Böyle değil. Olayın ve aslında bütün olayların tek bir yüzü vardır, o da insani yüzüdür. O “sert gerçekler” dediğiniz şeyleri kazıdığınızda altından insan çıkar. İnsan, her zaman iyi bir sözcük değildir çünkü. İçinde ışık ve karanlık aynı oranda vardır. Hikâyeleri bozmak için de insanın bütününe bakmaya cesaret etmek gerekiyor. Hem kendimizin karanlığına ve aydınlığına hem de karşı tarafın. “Olayın insani yönü” budur; alacakaranlık. Alacakaranlık insanı karanlıktan daha çok korkutan bir şeydir çünkü belirsizliğin ortasıdır. İnsanın alacakaranlığına bakarak ancak hikâyeyi yeniden kurabilirsiniz. Türklerin inkârına ve Ermenilerin inadına... Bu insanları birbirinden ayırt etmeyen gözlerle.
Ermenilerin, hayaletlerin çocukları olduğuna ilişkin saptamanız çok sarsıcı. Psikanalist Helene Piralyan ise, bu tanımlamanızı işittiğinde, Türk halkının da üzerinde gezen hayaletler olabileceğini söylüyor. Bu kitabı biraz da hayaletlerimize yazdığınız hissine kapıldınız mı hiç?
Huzursuz ruhlara, evet. Ölmüş ya da yaşayan huzursuz ruhlara. Hrant’ı hep başımın üzerinde hissettim. Çocukça bir şey ama ben ölümü pek kabul edemem. Ölenlerin uzağa gittiklerini düşünürüm. Ne dünya görüşümle ne de inançlarımla tutarlı bu durum. Ama bazı insanların, sevdiklerimin yokluğunu, bir daha olmayacağını kabul edemiyorum. Yazarak bu hissi okuyanlara da geçirmek istiyorum sanırım. Yok olanı yeniden var etmeye çalışıyorum.
Hayaletlere ne tür bir soyacağıyla bağlandığımız şu satırlarınızda alabildiğine ışıyor: “İnsan sadece kendisini değil; acısını da yeniden doğurur bütün çocuklarında.” Kitapların da yazarların birer yavrusu, çocuğu olduğuna ilişkin metafor oldukça yaygındır. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum: “‘Ağrı’nın Derinliği” doğduğunda aslında hangi acınızı doğurduğunuzu; kendi acınızın ne olduğunu gördünüz?
Suçluluk. Çok kesif ve keskin bir suçluluk duygusu. Hrant’ı koruyamamanın suçluluğu. Bunun için yeterince çabalamamış olmanın suçluluğu. Bu kadar net.
Peki, yine sizden bir soruyla; bu acınızı neden aktarmak istediniz bir kitapla?
Türkiye’de insanlar çok suçlandıklarından, tarih boyunca bu suçluluk duygusundan kaçmak için olaylarla ilgili hiçbir şey, hiçbir sorumluluk hissetmemeye çalışıyorlar. Bu, anlaşılabilir bir refleks. Ama aktarmak istediğim Türkler açısından bir şey hissetmekten korkmamaları gerektiği. Ya da hissettiklerini açıklama cesareti. Ermeniler açısından da kendilerini anlama, kendilerini “vicdanlı bir aynada” görme imkanı.
Kitaplarınızın sihri biraz da insan tekine olan inancınızı hiç yitirmeyişinizde saklı bence. Canını satır satır aldığınız bu hikâyenin ölüsünü kimler yıkayacak; kimler o ölüyü gömüp, yerine yeni bir hikâye yaratacak sizce? Bunu yapacak kahraman yüreklerin de bu dünyada bir evi olabilecek mi bir gün?
Bunu, bütün bu söylediklerinizi yapmak için kahramanlara, kahramanlığa ihtiyacımız olmadığı o günü çok uzak bir gelecekten yakın bir geleceğe çekmeye çalışıyorum ben. Evin, evin dışındakileri de anladığınızda sizi dışarı atmakla tehdit etmediği o gün... Öyle bir evimiz olsun. Başka da bir evimiz olmasın. Sizi korkutan bir ev, sizin siz olmanıza izin vermeyen bir ev, bir ev değildir zaten.

(Bu söyleşi Akşam Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

KÜNYE
‘Ağrı’nın Derinliği
Ece Temelkuran
Everest Yayınevi
321 s.

Murat Gülsoy

YAZI ASLA İHANET ETMEZ


Murat Gülsoy, yazı üzerine en çok düşünen ve bu düşüncelerini gerek kitaplarıyla gerekse yönettiği yaratıcı yazarlık kurslarıyla cömertçe paylaşan yazarlarımızdan. Peki yazı onu niye çağırmıştı? İlk metinlerine baktığında hangi acılarını görmüştü? Şimdi neler görüyor?.. Murat Gülsoy’un portresini, onun en çok düşündüğü konu olan yazı üzerinden çıkartmayı denedik...

Kendinizle kâğıt üzerindeki ilk karşılaşmanızda ne hissetmiştiniz?
Böyle bir zaman dilimini hatırlamak pek kolay değil. İnsan küçük yaşlarda kalem ve kâğıtla tanışıyor. Ama ilk hikâye denemelerimi ortaokul yıllarında, bazı kompozisyon ödevlerinin sınırlarını aşarak yazdığımı hatırlıyorum. Türkçe kitabında belirtilen alıştırmasına bir deneme yazmam gerekirken ben kurmaca yazmaya başlamıştım. Müthiş zevk aldığımı, hele sınıfta okuduğumda arkadaşlarımın şaşkınlık ve hayranlık dolu bakışlarını üzerimde hissedince çok motive olduğumu net bir şekilde hatırlıyorum. Her seferinde olmamış olayları olmuş gibi yazmak, bildiğim mekânları bilinmez yerlere dönüştürmek, hiç bilmediğim yerleri görmüş gibi anlatabilmek bana büyülü bir iş gibi gelmişti. Hâlâ da öyle gelir. Hele bir de sözcüklerin nasıl güçlü zihinsel araçlar olduğunu anlayınca insan…
Elinizden çıkma ilk metinler ya da o metinlerin olmamışlığı size aslında hangi acılarınızı haykırıp durmuş olabilir?
İlk yazdığım metinlerde karamsarlık hâkim renkti. Korkunç bir dünyanın acımasızlığı karşısında yenik düşmüş, umutsuz, bitkin karakterler vardı. Bunun nedeni ne olabilir? İki cevap geliyor aklıma. Birincisi, elime kalemi aldığım tarihlerde bir ihtilal sonrası yaşanıyordu. Aydınlar üzerinde korkunç baskılar vardı. Yazılan her şey ya bu acıdan söz ediyordu, ya da bu acıyı içine gömüyordu. Brecht’in kurduğu o cümleyi iliklerimizde yaşıyorduk: Ağaçlardan söz etmek cinayetlerden söz etmemeyi içerdiği için suç işlemektir ya da suça ortak olmaktır anlamına gelen bir sözdü. Yaşanan acıların birebir tanığı değildim, o yaşta değildim. Ama yine de soluduğumuz havada zehirli bir taraf vardı. Peki, ama sonra ne oldu? Her şey düzeldi mi? Hayır tabii. Ama ben farklı arayışlara giriştim. Demek ki tek nedeni genel atmosfer değildi. Sonradan, dergi çıkarmaya başladığımız tarihlerde özellikle, benden daha genç olanların ilk yazdıklarını elime aldığımda onların da benzer karamsarlıklara saplanıp kaldıklarını gördüm. Belki bu bizim kültürümüze özgü bir durumdur. Ya da daha genel anlamda ergenlik / gençlik bunalımlarının dışa yansımasıdır. Orada sizi yutmaya hazır bekleyen korkunç bir hayat köşe başında beklemekte ve siz bu yaratıkla boğuşmak için yeterli donanımı olmayan, mücadeleye yenik başlamış, yalnız bir genç olarak umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Ailenizle, okulla, çevrenizle, toplumla sürekli bir çatışma halindesiniz. Kendinizi gerçekleştirmenizin önündeki setler belki de daha uygar veya daha müreffeh toplumlarda olduğundan çok daha yüksek. Bilmek zor. Ama benim anladığım, ilk yazdıklarımın arkasında böyle bir ruh durumunun olduğudur.
Yazı sizi niçin çağırmıştı? Niye hâlâ çağırıyor?
Çünkü edebiyat en yüksek entelektüel faaliyetlerden biridir. Bilim ve edebiyat benim için insanlaşma sürecinin doruk noktalarıdır. Evet, işin bir de sosyo-politik tarafı var tabii. İnsanın olduğu her yerde var olan insana dair zayıflıklar, sahtekârlıklar, kötülükler… Ama bunlar her alanda var. Dolayısıyla bunları bir tarafa bırakarak düşünürdüm o zamanlar. İdealize ederdim. Sonradan, yani şimdi baktığımda, yine de diyebilirim ki evet insan kendini kandırmadan dürüst bir şekilde edebiyatla uğraşırken ideale yakın bir insanlık durumuna yaklaşabilir. İnsanlık deneyimin çoğaltılması ve paylaşılması, aktarılmasıdır idealize ettiğim şey. Dostoyevski ya da Poe okuyup çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama bana ‘ben de yazmalıyım’ cesaretini veren yine bizden biri oldu: Oğuz Atay. Dürüstlüğün, yazmanın, yaşamanın, cümle kurmanın, hikâye anlatmanın başlı başına bir mesele olduğunu onunla fark etmiştim. Ufkumu açan, edebiyata olan naif ilgimi mesele haline getiren onu okumamdır. O zaman beni çağıran Atay’ı okumamdı. O günden bu yana elbette bende çok şey değişti. Artık beni çağıran özgürlük arayışıdır. Yazarak gerçekliği sorgulamak dışında başka bir yol bilmiyorum özgürlüğe ulaştıran. En azından bugünlerde böyle olduğunu sanıyorum.
Yazmakla iyileşmek arasında sizin için nasıl bir ilişki var?
Yazmanın birçok yönü var. Yazma sürecinin kendisi özellikle iyileştirici bir yan taşır. Benim için tabii. Başkaları bu süreci nasıl yaşıyor bilemiyorum. Ama yakın çevremden bildiğim yazar arkadaşlarda da benzer bir durum görüyorum. Yazarken mutlu oluyoruz. Yazarken, yani yazma süreci içindeyken. Ama metin bittikten sonra yaşanan huzur hep bir ayrılık hüznü taşıyor. Bazen yazdıklarımızla vedalaşmamız güç olur… Oysa eskiden böyle düşünmezdim. Bir yazarın en mutlu olduğu zamanın kitabının yayımlandığı döneme denk geldiğini sanırdım. Oysaki asıl iyi gelen, mutlu eden o kitabı yazmakla uğraştığımız dönemdir. Sürekli o hikâyeyi, yaratmaya çalıştığınız kahramanları, onların zihinlerinin içini, geçmişlerini, içinde bulundukları ortamları düşünmek çok zevklidir. Birden çok hayat yaşamak gibidir. Birden fazla insan olmak gibi. Çok sayıda insan tanımak gibi… Bazen işler yolunda gitmeyebilir tabii. Hayat size acımasız davranabilir, bir türlü yazmaya ayırmanız gereken zamanı size vermez. O zaman kötü oluyor tabii.
Peki yazı, merhametini ne zaman göstermeye başlar? Yazının merhametine kolayca kavuşulabilir mi?
Yazı asla ihanet etmez. Her zaman bağışlayıcıdır. Yani, günlerce yazmasam da masanın başına oturduğumda… Evet bir süre surat asar, pas vermez, kendini saklar, huysuzluk eder ama bilirim sonunda beni affedecektir. Gerçekten de bir süre sonra, tam en mutsuz olduğum anda yeniden aşk başlar. Doğrusu, edebiyat asla ikinci olmak istemez. Dolayısıyla uzun zaman ara verdiğimde küser. Küseceğini bilirim. Ben de o yüzden onu asla terk etmem. Günde iki satır olsun yazmadan bırakmam.
İnsan yazabiliyorsa; yazarak kendisinin, zihninin ya da kalbinin aslını görüp röntgenini çekebiliyorsa; gündelik yaşam pratiklerinde ve ilişkilerde, kendisinden ya da en yakınlarından kuşkulanır mı? Kuşkulanırsa, neye ilişkin bir kuşkudur o ve insana neler yapar?
Hiçbir şeyin aslını bilemeyiz. Bir ressam harika bir ağaç resmi çizebilir, ama ağacın aslını bilemez, bilmek zorunda da değildir. Belki çizgi ve renklerle ağaç izlenimini nasıl yaratacağını biliyordur; ya da belki de kendinde kalan ağaç duygusunu nasıl aktaracağını, yansıtacağını öğrenmiştir. Bir üçüncü yol da var tabii; yeni bir ağaç bilgisi ortaya koymak. Edebiyata baktığımızda, ortaya konan da bunlardan farklı bir şey değil aslında. Dil yetisinin duyularımızı tetiklemesi sayesinde çok gelişkin sahneler gösteriyoruz başkalarına ve kendimize. Hikâyeler kuruyoruz, ya da gerçekliğin içinden hikâyeler damıtıyoruz. Asla gerçekliğin kendisini ortaya koyuyoruz anlamına gelmez bu. Ben hep edebi yapıtları rüyalara benzetirim. Başka bir malzemeden yapılmış, başkalarının erişimine açılmış rüyalar. Evet, rüyalar da bir anlamda zihnimizin ya da kalbimizin içini yansıtır ama tam olarak asla çözemeyiz. Edebiyat yapıtı da öyledir. Ne kendimizi, ne de başkalarını kolayca çözebiliriz edebiyat aracılığıyla. Tam tersine kafamız daha da çok karışır. Sanat netliğin olduğu yerde biter bana kalırsa. Bulanık kalan, gölgede olan, biraz eksik, mutlaka yanlış tarafları vardır anlatılanın, yapılanın, resmedilenin. Sanatı heyecanlı ve çekici kılan da bu bilinmezlerdir. Kuşku ve tedirginlik bu karanlıkta büyür. Emin olduğunuz an sanat da edebiyat da bitiyor; ideolojik olanın iki boyutlu dünyasına adım atmış oluyorsunuz. Çünkü o zaman sorularınızı yanıtlamış oluyorsunuz. Başka soru da duymak istemiyorsunuz. Sormakta ısrar edenleri de bozguncu ilan ediyorsunuz.
Yazmaya oturduğunuzda, dili “benceleştirme” çilesini her seferinde en baştan mı yaşarsınız? Yoksa artık ne yazsanız sizin mi oluyor?
Her seferinde dili, sesi, anlatıcıyı, bakış açısını bulmam gerekiyor. En azından uzunca bir süredir bu böyle. Evet, bu sesler çoğu zaman birbiriyle akraba oluyor, ya da dışardan bakan biri bunların farkını ayırt edemiyor ama ben o metnin sesini bulduğum zaman tanıyorum. O zaman yazmaya devam edebiliyorum. Çünkü bu anlatıcı sesin (ister birinci ister üçüncü tekilden anlatayım fark etmez) her zaman bir karakteri vardır ve anlatıyı belirler, etkiler. Bu başlı başına ilginç bir konu bana göre. Zaten son kitabım “İstanbul’da Bir Merhamet Haftası”nda bununla boğuştum biraz da: anlatıcı sesin hâkimiyetinden, ‘yazar’dan kurtarabilir miyim metni? Kafamdaki sorulardan biri buydu.
Virginia Woolf iyi bir romana, yazılamayacağı sanılan bir romanı yazmaya çalışmakla ulaşılacağını söylemiş. Siz hangi duygularla oturuyorsunuz öykülerinizin ya da romanlarınızın başına?
Elbette doğru söylemiş! Ben de daha önce eşi benzeri görülmemiş bir roman, öykü ya da kitap yazmak için oturuyorum masaya. Böyle bir iddia yoksa yapılan iş metin yazarlığı olurdu. Yaratıcı yazarlığın farkı böyle bir narsistik iddiayı barındırması. Her seferinde bir başyapıt, mükemmel bir kitaba varmak için yazarsınız. İlginç olan şudur, içinizde, yüreğinizde, ruhunuzda hissettiğiniz bu iddia, bu ihtiras aklınız tarafından sürekli eleştirilir. Evet, aklım her zaman bunun bir yanılsama olduğunu hatırlatır bana. Biliyorum der, yazabilmek için kendini kandırıyorsun; gerçekleri çarpıtıyorsun, olduğundan farklı biri gibi hissediyorsun, hayalindeki başyapıta ulaşmak için yeterli değilsin… diye uzattıkça uzatır. Aklımı kendi haline bıraksam, ruhumu delik deşik edene kadar analiz eder, sonra da bir tarafa fırlatıp atar. Ama ben sanırım onu da kandırmanın yollarını buldum zaman içinde. Başyapıttan falan söz etmem ona. Dikkatini başka şeylere çekmeye çalışırım. Örneğin, yazmakta olduğum kitabın kurgu sorunları için yardımını isterim; nasıl yeni edebi oyunlar ve olay örgüleri bulabileceğimi sorarım. O da eski bilim kurgu filmlerinin kolayca kandırılan bilgisayarları gibi büyük bir hevesle, kendinden beklenmeyecek bir heyecanla önüne attığım bu sorularla boğuşmaya başlar. Ben de rahatça işime bakarım. Gerçi hakkını da vermeliyim. Yazdıklarıma her zaman ciddi katkılarda bulunmuştur.
Virginia Woolf’un sözünü ettiği yere ulaşmış yazarlarımız hangileri sizce?
Tanpınar, Atay, Pamuk…
Bir yandan da, büyük yazarların çağının kapandığı söyleniyor. Sizce doğru mu bu?
Sanmıyorum. Belki yazarları büyüten mekanizmalar değişiyor. Ama her dönem yeni ve farklı bir sanat anlayışını beraberinde getiriyor. Belki yazarlara yüklenen misyonlar değişiyor. Kurtarıcı, her şeyi bilen ‘baba’ yazar tipi değişiyor olabilir. Ama ben ne edebiyatın, ne yazarın, ne okurun yok olacağına inanmıyorum. Bunu ilk başta duygusal olarak söylüyorum. Yani böyle olmasını istediğim için. Ama sonra biraz düşününce (aklımı devreye soktuğumda) söylediğinizin doğru olması için bir gerekçe bulamıyorum. Evet, daha önce söylendi sıklıkla, edebiyat artık 19. yüzyıldaki ve 20.yüzyıl başındaki gücüne sahip değil, dünyayı dönüştürmekte edebiyatın artık söyleyecek bir sözü kalmadı gibi görüşler ortaya atıldı… Ama ben zaten edebiyattan büyük toplumsal dönüşümleri başlatmasını, yazarın bir kanaat önderi olmasını beklemedim asla. Sanatın çok daha kişisel bir deneyim olduğuna inandım. Kitlesel sanat tüketimi yapıtı da yazarı da çok farklı noktalara sürüklüyor. Bundan kaçmak mümkün mü? Çok kolay değil. Ama yapabilenler var.
Şu da var: İnsan sanki ölmüş yazarlardan daha çok etkileniyor. Ya da kendinden önceki kuşağın yazarlarından. Siz kendinizden genç, yeni çıkmış yazarlardan etkileniyor musunuz? Etkilenmeyi beğeni anlamında kullanmıyorum…
Edebiyatta etkilenmek bir nevi usta çırak ilişkisidir. Sanatın zanaat kısmı taklitle gelişir. Sizden önceki usta yazarlar kronolojik bir avantaja sahiptirler. Böyle olması doğaldır. Çünkü okuyup inceleyebileceğiniz bir külliyat bırakırlar arkalarında. Sözünü ettiğiniz anlamda etkilenme devresini geride bıraktığımı düşünüyorum. Zaman içinde gözüm daha eleştirel bir nitelik kazandı. Artık bir kılavuz arayışında değilim. Dolayısıyla ölmüş ya da yaşayan, yaşlı ya da genç yazarların yazdıklarını kimi zaman beğeni ile okuyorum ama kendi yolumun onlardan ayrı olduğunu biliyorum.
Edebiyatımızda son dönemlerde hangi zafiyetlerin başgösterdiğini gözlemliyorsunuz?
Edebiyatın tartışıldığı ortamların azlığı, dergilerin yetersizliği, popüler edebiyatın başat hale gelmesi ilk aklıma gelenler. Bunlar da herkesin malumu konular.
Eleştiri kurumunun neredeyse çöktüğü bir döneme doğdu kitaplarınız. Sizce yazarlığınız ve kitaplarınız yeterince konumlandırıldı mı? Yazar buna neden ihtiyaç duyar?
Bir yazar, kitaplarına gelen tepkilere asla doymaz. Sürekli tartışılsın, okunsun, katman katman incelensin, üzerine akademik tezler yazılsın, sempozyumlar düzenlensin, bütün dünya dillerine çevrilsin… Hep ister. Her şeyi ister. Bunlardan bazıları başkaları için yapıldığında da kıskanır. Bunlar pek tabiidir ki, o bizi yazmaya iten narsistik iddianın, o ihtiraslı ruhun yansımalarıdır. Ben de ilk başlarda üzülürdüm, ‘Aa, kitabım çıktı, çok az tepki geldi’ diye biraz burulurdum. Sonraları kendimi eğittim (Akıl devreye girdi). Çocuksu tepkilerin çocuksu olduğunu insan kendine itiraf edip yoluna devam etmeli. Akıldışı isteklere sahip olmak doğaldır ama onların sizin davranışlarınızı yönetmesine izin vermek insanın karakterini zedeler, yaratıcılığına ket vurur. Ayrıca, hangi ortamlarda, ne nasıl tartışılıyor diye biraz yakından incelediğinizde gelen eleştirilerin niceliğini ve niteliğini çok da önemsemiyorsunuz. Böyle bir beklentisizlik içinde yaşamınızı sürdürürken aniden bir yazı yayımlanıyor kitabınız hakkında, o zaman da çok seviniyorsunuz. Evet, diyorsunuz, işte o hayali kişi, o ideal okur gerçekten de varmış, yanılmamışım.
Çalışma biçiminiz nasıl? Neyle yazarsınız, kaç saat yazarsınız, her gün mü yazarsınız? Vb.
Genelde defterime notlar alırım. Günde en fazla bir-iki saat. Ama öykü ya da romanın taslaklarını bilgisayarda yazmaya başlarım ve o zaman bütün gün çalışabilirim. Yazma sürecimde başat olan defterime notlar almak ve düşünmektir. Bu hayatımın ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Bir metni bitirmeye yaklaştığınızda ya da üstesinden gelemediğinizde fiziksel tepkiler verir misiniz? Kaçmak, tıkınmak, işi cinselliğe vurmak ya da bağırıp çağırmak gibi?
Hayır. Her zaman yapmam gereken başka işler vardır. Birinde durakladığımda ötekine hız veririm. Böylece fiziksel tepkilere geçit verilmemiş olur. En azından bugüne kadar böyle oldu ama hayat sürprizlerle doludur. Yarın neyi nasıl yaşayacağımı bilemem ki…
Günün birinde yazamamaktan ya da kendinizi tekrarlayıp çoğaltmaktan korkuyor musunuz?
Hayır, korkmuyorum. Ayrıca kendimi tekrar etmenin nesi kötü ki? Benden sürekli performans bekleyen bir okur kitlesi olduğuna inanmıyorum. Eğer yazmam gerekiyorsa aynı metni tekrar yazabilirim. Tekrar eden rüyalar gibi… Belli ki orada bir sorun vardır. Çünkü sanat benim için öncelikle kişisel bir deneyim. Bu deneyim bazen kendini tekrar etmeyi gerektirebilir. Bundan korkmamalı. Korktuğum tek şey içtenliği kaybetmektir. Numara yapmaya başlamış bir sanatçıdan daha tiksindirici bir şey düşünemiyorum.
Yazamazsanız size ne olur?
Hayat benim için büyük bir can sıkıntısına dönüşür.
Peki, yazmasaydınız olur muydu? Yazmazsanız olur mu?
Bu soruyu duyunca insanın aklına Sait Faik’in meşhur cümlesi geliyor: Yazmasam çıldıracaktım. Bu cümleyi okuyunca da, ne yalan söyleyeyim, insanın içini bir korku kaplıyor. Riskli bir durum. Göze alamadım. Şaka bir yana, yazmasaydım elbette olurdu, ama ben bu ben olur muydum? Sanmıyorum.




(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)

Ufkun Balkış, İncecikten Bir Kar Yağar

GEMİ GERÇEK AMA BATANLAR HAYALİ


Ufkun Balkış “İncecikten Bir Kar Yağar” adlı romanında 1914 Sarıkamış Harekâtı’nı anlatıyor. Sinemayla sıkı ilişkileri olan romanının en ilgi çekici karakterlerinden biri Enver Paşa. Gerçeğe ne kadar bağlı kaldığını ise “Titanic” filmine gönderme yaparak yanıtlıyor Balkış: “Gemi gerçek, ama onunla yolculuğa çıkıp batanların çoğu hayal ürünü.”


“İncecikten Bir Kar Yağar” ilk yapıtınız. O yüzden hem sizin edebiyatla olan serüveniniz hem de romanın kendi serüveniyle başlayalım mı?
Peki, ya şu ‘roman’ sözcüğüne hâlâ daha alışamadığımı belirterek başlasak? Haklısınız, kulağa oldukça garip geldiğini biliyorum. Ama, bu ‘iş’e, (başka bir kelime bulamadığımdan ‘iş’ diyorum ya, her neyse) hani tabir-i caizse ‘bulaşırken’, sonucunun ne bir ‘kitap’ ne de bir ‘roman’ olacağını, ve (“hâşâ huzurdan”, öyle bir iddiada bulunmak haddime mi düşmüş, ama) kıyısından-köşesinden ‘edebiyat eseri’ diye tanımlanacağını bilmemek, bunları yaşayarak öğrenmek benim için şu ana kadarki en büyük ‘serüven’ oldu.
Romanınızın zamanı, 1914, Sarıkamış Harekâtı. Yaşınızı da hesaba katarak sormak istiyorum: Tarihin o dilimi nasıl düştü aklınıza? Nasıl çağırdı sizi kendini yazdırtmaya?
Üniversitede son sınıfın bir dersi için on beş günlük bir saha kampına gitmemiz gerekiyordu. Ders hocalarımız ve arkadaşlarımızla yola çıktık, ama uzun yolculukta (‘gençlik’ de bir yere kadar tabii) herkesin konuşmaktan yorulup uyuklamaya başladığı bir anda kendimi Leman dergisini okurken buldum. O zamanki yaşımın heyecanıyla (!) önce karikatürleri bitirdikten sonra, Nihat Genç’in (beni sonraki neredeyse 10 yıl boyunca uğraştıracağını nereden bileyim?) “28 Aralık 1914 Allahüekber Dağları” başlıklı yazısını okudum. İtiraf edeyim ki, o ana kadar ne Sarıkamış’ı, ne de faciasını duymuştum. Yazı beni o kadar etkiledi ki (dergiyi sahibinden bir süreliğine ödünç aldığımı tam burada belirtirsem, olayın ‘vahamet’i daha iyi anlaşılabilir), sonraki okumalarımda gözümün önünde birtakım görüntüler canlandı, ve bu (yine teşbih yapacağım) ‘sahneler’ biriktikçe, bir süre sonra kâğıda dökme ihtiyacında hissettim. Nedeni, yazının şu son cümleleriydi: “Adlarına ne bir film yapıldı, ne hikâyesi yazıldı, ne anıtı dikildi... Sizler, bir bahar günü, Allahüekber Dağları’ndan kurt ısırığı üstünde buz kristalleri çiçekler toplayın, koyunlarınıza sokuşturun, aralarına beni de koyun...” İnsan gençken yaşını hesaba katmıyor, olsa olsa en fazla Sarıkamış’ta ölen askerlerin yaşındaydım, ama o çiçekleri toplayanlardan biri de ben olmak istedim sanırım.
Romanın coğrafyasını nasıl kurdunuz peki? O dönemin koşullarındaki coğrafyasını?
Başta, hikâyeyi oluşturan her unsur gibi, o da hayal ürünüydü. Araştırdıkça, karşıma çıkan belgeleri, kaynakları okudukça şekillenmeye başladı. Sınırlarını ‘hüznün’ çizeceği aşikârdı elbet, ama sırf o acının üzerine gitmek istemedim. Çünkü, yazmaya başlama amacım bu değildi. Zaten, olayın başlangıcında ve sonunda elim sonuçlar olduğu gibi, gerçekleştiği mekânların gerçekteki fiziksel coğrafyasında zorlu bir kış ve kâbus gibi bir soğuk var. Bu sebeple, ‘hayali’ olana yöneldim sanırım. Ne yaşanan olaylar, ne bünyesinde barındırdığı insanlar, ne de onların hikâyeleri açısından “böyle olmuş, böyle bitmiş”i anlatan bir kitabın (ne mutlu bize ki, yaşanan olayı bu şekilde anlatan, kaynak niteliğinde değerli birçok kitap var) yerine, “böyle olmuş olabilir”i anlatmanın peşine düştüm. Öyle uzun uzadıya anlatmakla olmayacak galiba, iyisi mi örnek vereyim. Hani Titanik’in batışını uzun uzun anlatan film var ya, işte ondaki gibi: Gemi gerçek, ama onunla yolculuğa çıkıp batanların çoğu hayal ürünü...
Kar, size nasıl, nerelerde yardım etti bu romanda?
İşte, en çok, o hayali bileşenleri bir arada tutmaya yardım etti. Kar, öykünün ‘hamuru’ oldu. Önce bir ‘zemin’ oldu, sonra da bir ‘tavan’. Bir ‘alan’ oluşturdu sanki ve anlatılanlar o kardan alanda gerçekleşti. İster gerçek, ister hayali, hikâyede ismi geçen tüm insanlar, hatta hayvanlar da, o alanda yaşadılar. Hem parçaları bir arada tuttu, hem de o parçalar asıl görevlerinin dışına çıkmaya azıcık meylettiklerinde yağıp üzerlerini örttü, uyumsuzluklarını kamufle etti.
Roman kişilerinizi yaratırken nelere dikkat ettiniz? Sonuçta bir dönemin taşıyıcıları konumundalar…
Olayı gerçekten yaşamış kişilerin ‘hayali’ durmamasına, hayali karakterlerin de ‘gerçek gibi’ olmamasına dikkat etmeye çalıştım. Çoğu yerde sapla samanı karıştırdığım oldu elbet (örneğin: sınıf arkadaşları suretinde hayali askerler, üniversite hocalarının isimlerini taşıyan hayali komutanlar), ama yine de aralarındaki sınırın keskin olmasına gayret ettim. Belki bu yüzden gerçek karakterlerin yanında gerçek belgeler de yer aldı (misal: Enver Paşa ve mektupları). Ve de, hayal ürünü olanlar da çok ‘masalsı’ yazıldı (misal: manga askerleri, hayatları ve hatta birkaçının kesişen noktaları).
Romanın en önemli kişilerinden biri Enver Paşa. Onu nasıl tanıyıp, nasıl şekillendirdiniz zihninizde? Ne zaman, nelerle ete kemiğe büründü?
Öykünün aklımda oluşmasının başlangıcı olarak Nihat Genç’in yazısını kabul edersek ve yayın tarihinin 1998’in Eylül ayı olduğunu göz önünde bulundurursak, itiraf etmeliyim ki, arada geçen altı koca yıla rağmen, Enver Paşa’yı 18 Ağustos 2004 tarihinden sonra tanıdım. Çünkü, romana asıl şeklini verdiğini söyleyebileceğim, Arı İnan’ın yayına hazırladığı “Enver Paşa’nın Özel Mektupları” adlı kitabı (İmge Yayınları) o gün aldım (siz de, benim gibi, satın aldığınız kitabın ilk sayfasına tarih yazanlardan mısınız yoksa?) Hakkında daha önce de birçok şey okumuştum elbet, ama o mektupları okuduğumdan sonra Enver Paşa, “ete kemiğe bürünmek” ne kelime, sanki mektupları kendi sesiyle okumaya, o eski, siyah-beyaz fotoğraflarında renklenip, hareket etmeye başladı.
Romanda alıntıladığınız mektupları Enver Paşa’ya ilişkin hangi ipuçlarını verdi size?
Askeri ve politik açıdan ciddi ve önemli bir karakter olan Enver Paşa’nın diğer bir yüzünü açığa çıkarıp, her şeyden önce, çok iyi bir ‘yazar’ olduğunu gösterdi. İlgimi en çok çeken yanı da kafamda canlanan bu yeni yüzü oldu.
O çaptaki tarihi kişilikler bir romancı için ne türden tuzaklar ve zorluklar barındırır? Çünkü herkesin kafasında ayrı bir Enver Paşa olabilir. Ya da herkesin Enver Paşa’sındaki ortak paydayı ıskalamak yapıtı çökertebilir…
Cevap, sorunuzun kendi içerisinde var zâti. En büyük tuzak, kafanızda canlanan portrelerin okuyucununkinde belirenlerden farklı olabilmesi. Bu nedenle, yorum yapmaktan özellikle çekindim. Hatta hiç yapmadım diyebilirim. Okuyucunun, çok hassas bir konuda, ki özellikle Enver Paşa’da, olaylardan ve onları yaşamış insanlardan geriye kalan belgeleri okuyarak kendi tasvirlerini kendilerinin yapmalarını istedim. Bu, ister gerçek ister hayali olsun, diğer tüm karakterler için de geçerli. Umarım ki başarılı olabilmişimdir.
“Doğa ve insanoğlu ile savaşında yenilen”, karın ve çifte savaşın hiddetinde canını verene dek çalışan öküzün ölümünün betimlenişi beni o kadar sarstı ki, şiddetin dilini nasıl arayıp bulduğunuzu, romana nasıl yaydığınızı soracağım…
Yaşanan olaydan etkilenenler yalnızca insanlar değildi ki, hikâyenin içerisinde beslediği hayvanlar da vardı. Özellikle bir ‘şiddet’ ya da ‘korku’ öyküsü yazma fikri yoktu aklımda. Ancak, hayvanlar öykünün içine dahil olunca, “İnsan mı hayvandan, yoksa hayvan mı insandan korkar?” çelişkisi, öyküye ‘dehşet’ kattı.
Romanınızın sonunda, deyim yerindeyse, bir “roman jeneriği” var. Yazarından esin kaynaklarına, müziğinden başrollerine, film jenerikleri gibi akıyor bu metin. Ve şöyle diyorsunuz: “Çünkü, bu aslında bir film. Ah! Keşke size de izletebilseydim…” Romanınızın sinemayla ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?
Fikir olarak ilk çıkışı bir senaryo olduğundan, o sayfa, zihinde canlanan filme ve dolayısıyla da sinemasına bir ‘saygı duruşu’ aslında. Fikrin çıkışı ile vardığı nokta arasındaki uzun süreci temsil eden kişisel bir ‘tasarım’.





KÜNYE
İncecikten Bir Kar Yağar
Ufkun Balkış
Ariya Yayınları
231 s.

Bejan Matur, İbrahim'in Beni Terketmesi

TAŞLARIN İÇİNDEKİ ŞİİR


“İbrahim’in Beni Terketmesi” Bejan Matur’un beşinci şiir kitabı. Kitaptaki şiirler, sonsuz ve mutlak olanı arayan İbrahim’in şehrinde bir sağanak gibi dökülmüşler. Âdem’in doğumla iç içe geçen yalnızlığı, çocukluğun uzayı, insanın kendini tamamlama isteği, binlerce yıllık arayışı ve o arayışın işaretleri olan taşların içindeki şiirle…


Şiirin ilk seslerini, ilk dizelerini duymaya başlamak; duyduklarınızı kâğıt üzerinde zapt etmeye çalışmak ve duyduklarınızı kâğıttaki şiirle karşılaştırmak sizin için nasıl bir süreç? Bütün bunları “İbrahim’in Beni Terketmesi”nde nasıl yaşadınız?
Şiir bana yürürken gelir en çok. Yolda olduğum, hareket halinde olduğum zamanlarda. Uzun bir dağ yürüyüşünden şiirsiz döndüğümü hatırlamıyorum. Fakat duyulan o şiirin, seslerin kaydedilmesi kağıt kalem varsa mümkün oluyor. Çünkü şiiri bir müzik gibi duyuyorum ilkin. Orada sözler yok. Bir ritim olarak geliyor önce. Bir ses anaforunun içine düşmek gibi. O anafordan akan seslerin kelimelere, cümlelere dönüşmesi yanımda defter, kalem varsa mümkün oluyor. Şiiri elle yazıyorum. Elde yazmak kalbin ritmine daha uyumluymuş gibi gelir bana. Elin bedenin dışına taşıdığı kelimeler isteseler de ruhun uzağına düşemezler. İbrahim kitabı ilk dört kitaptan farklıydı. İlk kitaplarımdan tanımadığım bir tamamlanmışlıkla geldi şiirler. Sanki varlıklarını tamamlamış, kendilerini oldurmuş olarak doğdular. Büyük bir ses olarak. Geldiğinde kelimeleri, imgeleri hazırdı. Üzerinde en az çalıştığım kitabım budur. Yaklaşık üç ay gibi bir zamanda sağnak gibi döküldüler. Çok az oynadım üzerinde. Bölümler, başlıklar ve bazı sorunlu akan yerler dışında çok iş çıkarmadı bana İbrahim kitabı.
Anlam, şiirin neresinde durur, neresinde durmalıdır size göre? “İbrahim’in Beni Terketmesi”nin özelinde, anlamla ilişkinizin kâğıt üzerindeki seyrini de konuşalım mı?
Şiirin gizli matematiğine inanıyorsanız eğer anlamın şiirin neresinde konumlandığıyla ilgili sorununuz olmaz. İyi şiir aklın açıklayamayacağı binbir sırla gelir. Anlam da o sırrın bir yerinde kendine yer açar. Yeri yoksa zaten şiir eksiktir. Bitmiş, tamamlanmış olarak gelen bir şiire müdahale etmeye çalışın. Size kapılarını açmayacaktır. O dil duvarını aşıp dahil olmak daha fazla anlam, daha fazla ses katmaya çalışmak mümkün değildir. Çünkü şiirde anlam da, ses de imgeye içkindir. İyi şiir bizi sezgisel bir matematiğin olduğuna inandırır. Nedir o? Şiirin malzemesi olan imgelerin bilinç altından geldiğini söylerler çoğunlukla. Ben buna bilinç dışını da eklememiz gerektiğini düşünüyorum. Yani evrendeki varlığımız ve ona anlamını veren her şey aslında manayı yapan şeydir. Bu bizim doğallıkla sahip olduğumuz bir bilgi. Sadece o bilgiyle doğru ilişki kurmamız gerekiyor. Şiir bunun en önemli araçlarından biri. Anlamın çok fazla öne alınmasında hep bir akıl görürüm. Politik bulurum bu tavrı. Zaten nasıl söylediğiniz değil, ne söylediğiniz öne çıkıyorsa orada bir sorun var demektir. Şiir kadar yalanı kolay gösteren başka bir uğraş yok. Şiir yalanı kaldırmaz. Kalbinizin tozu alınmadan tek bir sahici dize yazamazsınız. Böyle olunca zihinsel müdahalenin anlam lehine işleyeceğini de bilmek gerekir. Yani anlam lehindeki müdahale, bir şey söyleme telaşı şiirin doğasını bozar. Fakat bu şiirde mantığın aranmayacağı anlamına gelmez. Şiirde muhakkak bir iç tutarlık gözetilmeli. Bırakın dizelerin kendi içinde, bir kitap bütünlüğünde dahi bir iç tutarlılık, bir ahenk aranmalı. Diğer şiirlerle kimyası uyuşmayan bir şiiri kitaba almadığım çok olmuştur. Bu kitabın dışına düşen şiirler de oldu.
“İbrahim’in Beni Terketmesi” dünyanın kuruluşundan ilk insana, milyonlarca yıllık bir zamanı işliyor dizelerine. Zamanla nasıl bir ilişkiniz var? Sizi şiire çağıran şeylerden birinin de zamanı algılayış ve yaşayış biçiminiz olduğu söylenebilir mi?
Şiir bize sonsuzluk içinde bir andan söz eder. O anın ezeli ve ebedi taşıdığı hissiyle var olur. Bir anın taşıdığı ebed ve ezelden haberdar olmayan kimse zaten şair olmaz. Benim zaman algım da böyle sanırım. Sonsuzluk içindeki sonlu ve sonsuz milyonlarca geçişin titrettiği bir ruh ancak kainattaki şiire kendini açabilir. Varlığın zamanla ilişkisini doğru algılamak şiiri getiren bir şey. Orada büyük bir şiir var. Tarihten bize bakan gözler. İnsanın binlerce yıllık arayışı, o arayışın işaretleri olan taşların içindeki şiir. Belki de bu yüzden zamana kalmış, daha doğrusu kendi zamanını aşmış mekanlar ilgimi çekiyor. Ben arkeolojik alanları dolaşırım. Sadece Türkiye’de değil gittiğim hemen her yerde ilgimi en fazla çeken şey arkeolojik alanlar ve müzeler oluyor. İbrahim kitabını yazmaya başladığım günlerde Sumatar’ın güneş, ay kültünü var eden tepelerinde çıplak ayakla, taşlara basarak yürüyordum. Şiir orada zaten var. Hep vardı. Sizin kalbinizin gölgesizliğine kalmış gerisi. Biz çocukken neolitik mezarların, yarım bırakılmış aslan heykellerinin, Ermeni kafataslarının bulunduğu tarlalarda oyun oynardık. Orada binlerce yıllık insanlık hikâyesi ve çok da uzak olmayan acılarla karşılaşıyorsunuz. Tüm bunlarla karşılaşmanın, onları fark etmenin bilinci elbette zaman algınızı belirleyecektir.
Zamandan söz açılmışken, “İbrahim’in Beni Terketmesi”ndeki “çocukluğun uzayı”na da değinelim mi? “Çocukluğun uzayında / Yüzümüz tanrıya aittir” ve “Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz / Ve arkadaşlarımızla / Buna Allah ve melekler dahildir.” Çocukluğunuzun zamanında varlığa, ilksel olana ilişkin neler alımlamış olabilirsiniz?
Çocuklukta yaşanan zamanın tanrısallığından söz ediyorum belki de. Çocukluktaki zamansızlıktan. Çünkü orada yaşanan her şeyin kendi biricikliği, ilksel oluşu var. Bu da başka bir uzay demek. Kendi zamanı, benzersizliği asıl önemlisi ilk oluşu. İnsan zihninin, kalbinin kainattan süzülen ruh levhasına, yani o saf boşluğa nelerin dolacağını çocukluk yaşantılarımız belirler. O manzarada gözümüze değen, duyduğumuz her ses, her yüz bir varlık halini alır. Bizi var eden odur aslında. O ilk bakışın, ilk duyumun yarattığı duygulardır bizi var eden. Doğuştan getirdiklerimize ancak çocukluktakileri ekleriz. Sonrasında yaşanan her şey, değişen, her an yenilenebilen ve öğrenildikçe terk edilen duygular, hikâyeler oluyor.
“Buğdaylar Kesildiğinde” adlı şiirinizde “Yan yana uzanmakla karışmıyor çocukluk” diyorsunuz. Eğer karışması mümkün olsaydı, çocukluk nelerin üstesinden gelir, hangi acıları dindirirdi sizce?
Biz ne öğrenirsek gençlikte öğreniriz. Sonrasında başımıza gelen, karşılaşmalarımız, yalnızlığımızı dolduracak diye sarıldığımız aşklar, şehirler, mekânların hiçbiri benliğimizde tam olarak yer etmez. Çocukluk yaşantılarımız bir kader gibi yolumuzu da belirler. Elbette öreniyoruz, öğrenerek ilerliyoruz ama dönüp dolaştığımız yer çocukluk referansları oluyor. Bu yüzden aşk eşitler arası bir şeydir. Ancak eşitler arasında mümkün olur. İnsan benzerini arar. Benzer acılar, benzer sevinçler, benzer arayışlar çeker bizi bir diğerine. Ama nihayetinde tamamlanmanız mümkün olmaz çünkü duygular benzer olsa da ruhun kendi uzayı bir teklik, bir yalnızlıktır. Aynı ailede büyüdüğümüz kardeşlerle dahi bunca farklı maceralar yaşamamızı başka nasıl açıklayacağız.
“Âdem’in yalnız olduğu o doğum”a, “Âdem’in yalnızlığının doğum gibi” oluşuna işaret ediyorsunuz. Yalnızlıkla doğumun kaynaşmasında neler görüyorsunuz?
İnsan eksiktir. Tamamlanma ihtiyacı içindedir. Dünyada olmakla varlıktan kopmuştur. Her durumda o ilk kaynağa yönelmesi de bunu gösterir. Doğum varlıktan, anneden kopuşsa ne kadar büyük bir yalnızlık olduğu sizin anneye, varlığa yüklediğiniz anlamla ilgili. Aslında hepimiz doğmakla, anneden kopmakla yalnızızdır ama Adem’in yalnızlığında doğumun mutlak anlamına dair çok sarsıcı bir dekor var. Çok şey söylenebilir ama o yalnızlığı ve hayreti hissetmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şiir onu verebildiyse ne ala.
“İbrahim’in Beni Terketmesi”nde hazır, bildik bilginin yerine kalbin bilgisini, hep hissedilmiş olanın bilgisini koyuyorsunuz. Özellikle din, Tanrı gibi iyice kemikleşmiş “bilgi”leri bu yöntemle aşmak çetin bir çaba olmalı?
O bilgiye yaklaşmak aslında hiç zor değil. Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söyleyen tanrıyı neden o kalıpların içinde aradığımız aklın insana cilvesi.
Şiirinizdeki kaplandan da konuşalım mı? Kaplanın zihninizdeki serüveninden?
Kaplanın zihnimdeki imgesi daha çok taşlardan, rölyeflerden, tarihten bu güne kalanlarla ilgili. Eski bir kaplan o. Tarihten bana ve tüm insanlığa bakıyor. Elbette bir kaplanın dinamiği ve pençeleriyle hareket ediyor ama arkaik bir kaplan. Binlerce yılı, tarihin yükünü, gücünü taşıyor.
İbrahim’i sona sakladım. Neden İbrahim?
Çünkü bu kitaptaki şiirlerin nerdeyse tamamı İbrahim’in şehrinde geldi. İbrahim unutmayın Hanifti. İbrahim’in arayışında ona cevap olacak dinler yoktu henüz. Onun arayışındaki saflığın ve inanmasındaki gücün etkisi belki de. Düşünün güneşe gidiyor yok, aya gidiyor yok. Batan şeyleri sevmem diyor. Sonsuz olanın, mutlak olanın arayışında. Tüm bunları hissettiren o dekorun içinde ben o çarpışmayı yaşadım. O şiir bana geldiğinde adı da konmuştu sanki. Hiçbir şey tasarlamadım. Hiçbir kurgu yapmadım. Bazı şeyler açıklanmaya gelmez. Bu şiir kendini yazdırıp kapandığında bir adı olması gerekiyordu. Kalbimi yokladım. İsim rüyasına yatmak gibi bir şeydi. Baktım ki İbrahim adı uzaklaşmıyor zihnimden. Öylece kondu.




(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)




KÜNYE


İbrahim'in Beni Terketmesi


Bejan Matur


Metis Yayınevi

Behçet Çelik, Gün Ortasında Arzu


KELİMELERE SIĞMAYAN ÖYKÜLER

Sait Faik Öykü Ödülü’nden başlayalım mı? Bu ödülün ve bu ödülü almanın sizdeki imgelerinden? Sait Faik’in öykücülüğünüzün neresinde durduğundan?
Sait Faik Hikâye Armağanı benim için ismimin Sait Faik’le birlikte anılacak olmasından ötürü büyük önem taşıyor. Öykülerini sevdiğim çok yazar vardır, ama kafamdaki “öykücü” imgesine en çok denk düşen Sait Faik’tir, hatta diyebilirim ki böyle bir imge kafamda Sait Faik’in öykülerini okudukça oluşmuştur. Sait Faik’in kendisinin öykülerindeki anlatıcı-kahramanla çok yakın, hatta bitişik durmasının, bir anlamda yaşamıyla yazısının iç içe geçmişliğinin de bunda kuşkusuz büyük etkisi var. Başka yazarlarda bizi rahatsız edebilecek savrukluklar Sait Faik’in öykülerinde metnin doğası gereği gibi görünür çoğu zaman; bunun nedeni de bize gösterilen / anlatılan öykücünün de bir parça savruk olmasındandır, onun ağzından dinlediğimiz öykünün savrulması doğaldır. Sait Faik’in öykü dili de, kendisinden önceki yazarların kurduğu “edebi dil”in eğilip bükülmesiyle oluşturulmuştur, kendine özgü bir dildir. Öykücülüğümüzdeki yenilikçi atılım çokça onun bu tavrından cesaret almıştır. Bu, var olan yapılarla yetinmeyen, yeniye açık, yazarı ve yazıyı özgürleştiren bir tavırdır. Bunların yanında Sait Faik’in bu tavrı salt biçimsel bir tavır değildir, özgürlüğe adanmışlık öykülerinin yapısında, dilinde, anlatımında olduğu kadar öykülerin düşünsel-ideolojik yanında da bulunur. Sait Faik’in öykülerinin bütününde soluduğumuz bu havanın benim öykülerimi de etkilemiş olmasını arzularım. Böyle midir, değil midir; onun gibi sakınmadan, kurallardan, her türlü -dışsal ve içsel- otoriteden azade yazıyor muyum... Bunların yanıtını bilmiyorum.
“Gün Ortasında Arzu” Oktay Rifat, Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan dizelerle ilerliyor…
Kitaptaki bölümleri ayırmak için yer aldı bu üç şairin dizeleri. Kitabı hem bölümlere ayırmak istiyordum, hem de bu bölümlemelerin çok keskin olmasını istemiyordum. 1, 2, 3 diye bölümlemek, ya da ara başlıklar koymak bölümleri çok net biçimde birbirinden ayıracaktı. Evet, bu bölümlerdeki öykülerin birbirleriyle bir akrabalığı var -özellikle ilk bölümdekilerin- ama farklı bölümlerdeki öyküler de büsbütün alakasız değiller. Bu nedenle gevşek bir bölümleme olsun istedim kitapta. Bu dizeler başında yer aldıkları bölümdeki öykülere bir biçimde işaret ediyorlar. Tamamen kapsamıyor, özetlemiyorlar, ama bu dizelerin çağrıştıracakları şeylerin öykülere dair bir şeyler söyleyebileceğini umduğum için böyle yaptım.
Kitabın arka kapağında öykülerinizin “şifreden çok şiire yakın” olduğu saptaması yer alıyor. Bir öykünün şiire kavuşma, şiir edinme serüvenini nasıl anlatırsınız?
Bir öykünün şiire ne zaman ve nasıl yaklaştığına her yazar başka bir yanıt verecektir sanırım. Hatta her öykü için bu sorunun bir başka yanıtı olabilir. Edebi türler arasındaki sınırların iyice kalktığını düşündüğümüzde, öykü için de, şiir için de tumturaklı tanımlar yapmak artık iyiden iyiye imkânsız hale geldi. Benim sevdiğim öykülerin şiirle yakın durdukları bir yer var. Anlatmak istediğini dümdüz anlatmayan öyküleri seviyorum, ama aynı zamanda dümdüz anlatmamak için lafı da dolaştırmayan öyküleri... Çok yalın bir olayı anlatırken bu yalın görüntünün altında başka şeylerin saklı duruyor olabileceğini sezdiren öyküler, belki bir parça bu saklı olan hakkında ipucu da veren... Hayat da böyle değil midir? Her şey apaçık değildir, daha derindekini görebilmek için farklı bir bakış açısı, yeni bir görme biçimi ya da algı genişliği gerekir çoğu zaman.
Benim için bir öykü her okuyanın o öykünün bazı yönlerini farklı biçimde algılarken öykünün ruhundaki genel duyguyu aşağı yukarı aynı ya da benzer biçimde sezebildiğinde şiire yaklaşır. Okurun metnin içine girebileceği boşluklar olduğunda, yazar olup biten her şeyi apaçık söylemediğinde, farklı algılamalara imkân tanıdığında… İmgelerden, çağrışımlardan, cümle yapılarından, açık ya da kapalı anlatımdan önce bu anlatmaya çalıştığım genel yapı şiirle akraba bir yapı kazandırır öyküye. Şu da denebilir elbette: “Eee, bunlar bütün edebi eserler için geçerli değil mi zaten?” Eh, bu nedenle şiiri de, öyküyü de, deneme ve romanı da “edebiyat” başlığı altında görmüyor muyuz zaten!
Öyküye ömür biçen şiir midir sizce?
Öykünün ömrünün uzunluğu kısalığı öykünün derdini tek boyutlu anlatmasına bağlı olabilir diye görünüyor bana. Başka biçimde anlatılabilen, mesela özetlenebilen, sadece anlattığı olayla dikkat çeken öykünün ömrü uzun olmaz. Düşünün, bugün Sait Faik’in bir öyküsünü özetleyebilir miyiz? Aynı soruyu Sait Faik’ten oldukça farklı bir yazar için, örneğin Orhan Kemal için de sorabiliriz. Üstelik Orhan Kemal’in öyküsü bir yerde özetlenmeye çok müsait gibi görünür, olay ağırlıklı gibidir, ama yine de özetlediğinizde okuduğumuzda öykünün bizde yarattığı etkiyi yaratamayacağınızı biliriz. Bütün yalınlığının yanında öykünün bir de büyülü bir yanı vardır, yazar kelimeleri, olayları öyle bir araya getirmiştir ki anlatılanın dışında bir şey daha vardır, özetlere, kelimelere sığmayan, ancak o öykünün kendisinin anlatabileceği, gösterebileceği bir şey.
Şiirin, kaldıramayacağı konuları ve durumları en başından kusarak, sizi kısıtladığı da oluyor mu? “Bunu ben yazamam,” dedirtiyor mu size?
Bazı olaylar, sesler, durumlar bana “öyküsü yazılası” görünür. Çok küçük bir ayrıntı da olabilir bu hissi yaratan, yoğun bir duygulanım da... Bu hissin peşinden gidip bir şeyler yazmaya çalışırım, bazen ortaya bir öykü çıkar, bazen çıkmaz. Şu konuda bir öykü yazayım diye masaya oturmadığım için “Bunu ben yazamam” demiyorum pek. Şu da var, bazen o en baştaki histen, durumdan çok farklı yerlere gittiğim de olur. Sonunu nereye bağlayacağımı bilerek başladığım öykü pek azdır.
Romanlarında şiiri duyduğumuz bazı yazarların öyküleri şaşırtıcı bir biçimde takır tukur olabiliyor. Ya da öykülerinde ustalıkla yakaladığı şiir, romanlarında şairane kaçabiliyor. Şiiri her iki türde de ustalıkla “yazan” yazarlarımız hangileri sizce?
Bir türdeki eserlerini okurken “şairane” bulduğumuz bir yazarın başka bir türde yazdığında şairanelikten kendini kurtarmasının kolay olmayacağını sanıyorum. Bu genel bir edebi beğeni sorunu gibi görünür bana, edebi türden önce gelen bir algılama ve ifade etme tarzıdır. Bu nedenle hem öykü hem roman yazmış yazarları düşündüğümde aklıma gelen isimler genellikle her iki türde de ustalıkla yazmış olanlar oluyor. Örneğin, az sayıda romanı vardır ama Sait Faik’in romanlarını öyküleri kadar ustaca bulurum. Sabahattin Ali için de geçerlidir bu. Ben şahsen romanlarını özellikle “Kürk Mantolu Madonna”yı ayrı yerde tutarım, ama her iki türde de adını anarken rahatlıkla “usta” diyebiliriz. Memduh Şevket’in “Ayaşlı ile Kiracıları” adlı romanı öyküleri kadar ustalıkla kaleme alınmıştır. Yusuf Atılgan’ın da öyküleri azdır, ama romanlarının yanında ihmal edilmemesi gerekir. Aynı biçimde, “Korkuyu Beklerken”in “Tutunamayanlar”dan başarısız olduğunu kim iddia edebilir.
‘Edebiyatta anlam’la ilgili sıkıntıları var öykü kişilerinizin. Yeni kitaplar okuyorlar ve onların gerçekten bir anlam içerip içermediğinden kuşkulanıyorlar. Hatta gazetelerin kitap eklerine yazılan metinler bile okuru kitaptan soğutacak kadar anlam yoksunu. Öykülerinize bakarak, kişilerinizin bu saptama ve eleştirilerinden sizin de büsbütün uzak olmadığınızı düşündüm; doğru mu?
Edebiyattan önce dil ile ilgili bir sorunu var bu öykü kişilerinin. Dilin işaret ettiği anlamın sahiciliğiyle, hatta var olup olmadığıyla ilgili sorulara tam olarak yanıt bulmuş değiller. Arkadaşlarıyla ya da sevgilileriyle ilişkilerinde ne kendilerini tam olarak anlatabilmişler, ne de onları sahiden anlayabilmişler. Hatta kendilerini bile anladıkları söylenemez. Kendi sözleriyle kendi hisleri arasındaki mesafenin yaşamlarındaki kimi kırılma noktalarının ardından azalmayıp artmış olması da onları anlam konusunda umutsuzluğa sevk etmiş olabilir. Bu bile böyleyken sadece kelimelerden ibaret edebiyat da onlara boş görünmeye başlar. Bazen de anlam aramayı şu ya da bu nedenle bıraktıkları için, kendilerine de, dışarıya da böyle bir noktadan bakmaya başladıkları için, her şey gibi, edebiyat da boş sözcükler yığını gibi görünür olmuştur.
Benim de dil ile böyle bir sorunum var. Belki edebiyatla kurduğum ilişki de özünde bu sorundan kaynaklanıyordur. Edebiyat aracılığıyla, öyküler yazarak bu sorunun çözülmeyeceğini biliyorum, ama yine de anlayamadıklarımızı anlamak konusunda edebiyatın elimizden tutabileceğini, en azından anlamamanın çok da kötü olmayabileceği konusunda bize cesaret verebileceğini düşünüyorum.
Öykü kişilerinizin gündelik dille ilişkileri hem komik hem de trajik. Sizinki nasıl?
Edebiyatla haşir neşir olmanın insanı dil konusundaki hassasiyetlerini artıran bir yanı var. Hatta bazen sadece dilden ibaret bir dünyada yaşıyormuşuz gibi geliyor. Öte yandan dil-dışı ya da dil-öncesi, henüz kelimelere dökülmemiş, hislerle, temaslarla varlığını hissettiğimiz şeylerden oluşmuş bir hayat da var, kendini her zaman hissettiren. Bu iki uç arasındaki gelgitler kimi zaman komik kimi zaman trajik görünebiliyor bana da. Bir öykü kahramanının dediği gibi, insan kendini “her şeyi kitaplardaki gibi” sanırken bulabiliyor, oysa her şey kitaplardaki gibi değil. Bununla baş edebilmek için mizah iyi bir yöntem. Öykü yazarken dil oyunlarından pek yararlanmam, ama gündelik hayatta böyle değildir. Bazen kelimelerin içini iyice boşaltmak yararlı olabilir, kelimelere bindirilmiş çok lüzumsuz anlamlar var çünkü.
Tutukluklar, yaşam pratikleri karşısındaki acz ve benzeri beceriksizliklerle çaresizlikler öykü kişilerinizi tuhaf bir biçimde çekici kılıyor. Bütün bunlara sevecenlik beslediğiniz için olabilir mi?
Başarı dünyasına bütünüyle teslim olmamışsanız, her durumda güçlü olmayanları, olamayanları, doğal ya toplumsal seleksiyon sonucunda yok olması gereken evrim artıkları olarak görmüyorsanız, tutukluklarda, beceriksizliklerde size çekici gelen bir yan sezersiniz. Bunlar başarı dünyasıyla uyumlanamadıklarının işaretidir. Dolayısıyla başkaları onları hor görür, aşağılarken size takdir edilesi görünebilirler. Tabii, bu tutuklukların yapay ve kullanılabilir versiyonları da mevcut piyasada. Bunlar bile insanın elinde bir gösteriş aygıtına dönüşebiliyor. Bunu da gözden uzak tutmamak gerek.
Aslında sadece yazarın sevecenliği de değil: Tutukluklar, beklemeler, ertelemeler, ertelenmeler, beceriksizlikler; hepsi hayatı hayat yapan, sevilesi dinamikler olarak da ışıyor öykülerinizde. Belki de şiirinizin sırlarından biri budur?
Öykü kişilerinin kendilerindeki bu halleri sevdiklerini, bunları sevilesi haller olarak gördüklerini sanmıyorum. Belki kısa bir an kendilerinin ötekilerden farklı olmasından hoşnutluk duyabilirler, ama içine düştükleri çelişkileri çözemedikleri için çok uzun sürmez, kalıcı olmaz bu. Başkaları gibi olmak istiyor, ama olamadıklarında sahteleşip olmuş gibi de davranamıyorlar. Bu da az şey değil. Nedeni beceriksizlikleri de olsa... Çünkü becerikli ya da başarılı olduğunu sandıklarımızın çoğu da aslında öyle değiller, öyle gibiler...
Bir öykü bittiğinde, sizce ondan geriye ne kalmalıdır okurda?
Fazla bir şey kalması gerekmez. Ya da kalanın -o her ne ise- adlandırılması şart değil. Ama bir başka zaman başına gelen bir şey ona azıcık tanıdık geldiğinde, hangi yazarın hangi öyküsünden olduğunu bilemese de, buna benzer bir şeyleri okumuş olduğunu anımsarsa, o isimsiz-cisimsiz öyküden bir şeyler kalmış demektir.





KÜNYE
Gün Ortasında Arzu
Behçet Çelik
Kanat Kitap
123 s.