“BİR TEK YAĞMUR KİTAPLARDAKİ GİBİ YAĞIYOR”“Yarım” adlı romanınız, “12 Eylül öncesinin yarım bıraktığı hayatları edebiyat tamamlayabilecek mi?” sorusuyla sunuluyor okura. Neden “edebiyat”la?
Bir şeyi anlattığınızda edebiyatın alanına girersiniz. Anlatılmayan bir hayatın ya da dünyanın varlığından söz etmek ne kadar mümkün olabilir? Kitabın girişinde alıntıladığım gibi, Emerson’un sözlerini ödünç alacak olursak, insan yarımdır, diğer yarısı ise onun ifadesidir. Tamamlanmamışlık duygusu, eksik olanı arayış, yanılgılar, acılar, tükenmeler, umutlar ve kısaca insanlığın kaderini oluşturan serüvenin gelip dayandığı nokta da burasıdır belki. “Yarım”a, yalnızca, 12 Eylül öncesinin yarım bıraktığı hayatların tamamlanıp tamamlanamayacağı açısından bakılmamalı; o sürecin insan hayatını yarım bıraktığı ne kadar doğruysa, edebiyatın o sürece bakışının da aynı biçimde yarım kaldığı unutulmamalıdır bana kalırsa. Zira edebiyatımızda, 12 Eylül öncesi ve sonrasının çalkantısına, içeri düşmüş bir ülkücü gencin gözünden bakılmamıştır bugüne kadar. Siyasal kanadın diğer yarısıdır bu. Edebiyat, yaşanılanları ya da yaşanılacak olanları dönüştürür ve kendi dilini yaratır. Asıl olan da bu dildir… Evet “edebiyat”, çünkü edebiyat kalıcı ve tamamlayıcıdır.
İlk okuyuşumda romanınızın, sırlarının çoğunu saklayarak ilerlediğini düşündüm. Belki de bu yüzden, okurken hayatın sayısız yarasına tanıklık ettim. Her şeyi, en sonunda romanın ve hayatın kendisini de kocaman bir yara olarak algıladım. Hayat, romanınızdaki gibi baştan aşağı bir yara olduğu için mi yarım kalmaya mahkum en çok?
Romanın ilk okuyuşta sırlarını ele vermemesi gerekiyordu zaten, hatta ilerledikçe yeni sırlara işaret etmesi ve soruları çoğaltması, bir yandan da bazı soruların karşılıklarını azar azar da olsa göstermesi gerekiyordu. Romanın çıkış noktalarından biri olan hayatımızdaki bu yaraları vurgulamasaydınız ben söylemeyi düşünmüyordum. Çünkü romanı yazarken ben yara bere içindeydim zaten. Bir insanın diğer yarısından ayrı olması, kendini bölünmüş hissetmesi onun için derin bir yaradır. Kendisi yarım olan insanın hayatı da yarımdır, dünyası da. Ya da onlar yarım olduğu için kendisi de.
Edebiyat, hayat denen büyük yaranın nesine merhem oluyor sizce?
Edebiyat bir arayış aynı zamanda. Okuyan için de yazan için de. Okuyan, aradığını bulmak, ruhunu dindirmek, dolması veya boşalması amacıyla belleğiyle oynamak, belleğinin oyunlarını anlamlandırabilmek, kendine benzer kişilerin varlığından haberdar olmak, acısını dindirebilmek veya kendine yeni acılar bulmak, hayatında eksik olanı aramak, daha önce bulduysa bulduğunu bir daha tatmak için okurken; yazar, bir türlü anlatamadığını, bir türlü kuramadığını bu kez kurmak ve bu süreçte yaşadığı acıyı ve hazzı bir kez daha yaşamak için yazmaktadır. Belki bu çırpınıp didinmelerdir hayatı yaralayan. Edebiyata uzak duranlar için böyle yaradan söz edilemez belki; hatta onlar da bir yaradır hayatlarını edebiyattan uzak düşünemeyenler için. Edebiyat bu yaraya merhem oluyor mu bilmiyorum. Ama en azından olur sanarak içinde debelenip duruyoruz.
Romandaki taşra tasvirleriniz cılk yaralar gibi. Acıtıcı, yakıcı. Taşra hayatınızda nasıl yaralar açtı?
Taşra herkesin hayatında yaralar açar. “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı”, “Unuttuğum Bütün Akşamlar” ve “Bozkırın Uzak Bahçeleri”nde de taşraya vurgu yapmıştım. Hayatın bir yerlerine değen hikâyeler anlatmaya çalışmıştım. Bu hikâyelerin sahiciliği olmasını istemiştim. Böyle olunca, değdiği yerde yaralar açtı bu hikâyeler ya da yaralara değdi.
Romanın mektuplarla oluşturulmuş bölümlerinde şizofreni ve paranoya var. Dili nasıl delirttiniz o bölümlerde?
İmgeleminizdeki nesne, algıladığınız nesnenin canlılığından, yaşamsallığından uzaktır aslında. Algılamanızda bir körelme olursa ya da dokunabildiğiniz, koklayabildiğiniz, doğrudan algılayabildiğiniz nesneler asıl canlılığından uzaksa, hayal edilen veya sahip olunamayan, kaybedilmiş hayat, algılanan hayatın yerine geçer ve işte o zaman aradaki ince çizgi aşılır. Delilikle delilik olarak adlandırmadığımız durumun arasındaki çizgiyi geçtiğinizde varılacak yer, karşı dünyadır. O dünyanın da dili farklıdır tabii. “Yarım”da, roman kişisinin okuduğu kitaplar hem onun şizofreniye kayışını hem de yazarın poetikasını açıklar sanıyorum.
Romandan bir cümle: “Bir tek yağmur. Bir tek o, kitaplardaki gibi yağıyor.” Sizce de öyle mi?
Bir başka yara da bu değil mi? Bir çaresizlik mi, yabancılaşma mı, tükenmişlik mi? Okuyucu karar versin. Kendinize kitaplarla örülü bir dünya kurduğunuzda, yaşanılan dünya anlamını yitiriyor; gerçek ve gerçeklik duygusu birbirinin yerine geçiyor. “Yağmur öyle güzel yağar ki romanlarda,” cümlesi de gerçeklik duygumuzu altüst eder. Bu noktada, romanda kıyısından bucağından da olsa değinilen bürokrasiye dikkat çekmek isterim. Yirmi bir yaşında üniversiteyi bitirip ülkenin en uç noktasına gönderilen ve orada terk edilen, ne zaman döneceği konusunda en küçük umuttan yoksun, insafsız ve beceriksiz yöneticilerin elinde oyuncak edilen gençlerin kendilerini birer mahkum gibi hissetmeleri, ellerinden hayatlarının tamamının değilse bile yarısının alındığını düşünmeleri, romanları daha dürüst, daha sahici ve daha gerçek bulmaları için yeterli değil midir?
Bir başka cümle: “Sonra çıkıp Sabahattin Ali’nin, Yusuf Atılgan’ın, Selim İleri’nin kahramanlarını arayacaktım; kendi roman kahramanımın ardına düşecektim.” Roman dışına çıkıp, doğrudan size sormak istiyorum: Andığınız yazarların kahramanları sizin hangi acılarınızı dindirdi?
Kitapların dünyasında yaşayan, edebiyattan uzak bir hayatı düşünemeyenler için yaşanılan dünyanın gerçekliği can yakıcıdır. Romanların romanı Don Kişot’tan beri böyledir bu. “Yarım”, “Bir kitabın sayfalarını çeviriyor gibiydin,” diye başlar. Ve şöyle devam eder: “Sen okudukça var oluyordu bir şeyler, satırlar alt alta dizildikçe, sesi gibi yüzü de soğuk ırmağa yaklaşıyor, akıntıya kapılıyordun. Her akıntıya kapılanın başına gelenler senin de başına geliyor, gerçeklik duygusunu yitiriyordun önce, sonra bütün bunlar gerçekmiş gibi geliyordu birden, (…) sözcüklerin arasındaki boşluklar büyüyor, sen oralardan geçip bir de diğer yüzünden okumaya çalışıyordun.” Diğer yüzünden, yani diğer yarısından… Romanın dışına çıkacak olursak: Kendimi bildim bileli edebiyatın içindeyim. Kendi halimce tabii. Öncelikle bir okur olarak. Ortaokul yıllarımda romanla başladığım düşünülürse, bir hayli zaman. Kitapların dünyasını yaşanılan dünyadan her zaman daha çok sevdim. Asıl gerçek olan oydu çünkü. Harf harf kurulan ve yıkılmayan, eskimeyen. Biz edebiyatı taklit ediyoruz; onun için okuyoruz, öğrenmek için. “Yarım”daki roman kişisi gibi çevremde “sahici” roman kişilerini ararım, birilerini onlara benzetirim. Yağmur ve kar romanlardaki gibi yağmıyor; aşklar, romanlar ve filmlerdekiler gibi yaşanmıyor; insanlar, romanlardaki gibi kendilerini göstermiyor, içleri açmıyor diye üzülürüm.
Son bir cümle: “Kitaplardan konuşacağımız kimse yok.” Hayat bir gün tamamen bu hale gelirse, biz ne hale geliriz?
Yavaş yavaş da geliyor gibi sanki. Sanırım kendi kendimize konuşmaya devam ederiz. Bu sorunuza yanıt verirken içimden bir ses, ama edebiyat dünyası hiçbir zaman kimsesiz kalmaz, diyor. Çünkü edebiyat bizim bilinçaltımızdır; bizim diğer yarımız, bilincimizin diğer yarısıdır. Yani her zaman Don Kişot’lar ve Şanço Panço’lar olacaktır.
Bir şeyi anlattığınızda edebiyatın alanına girersiniz. Anlatılmayan bir hayatın ya da dünyanın varlığından söz etmek ne kadar mümkün olabilir? Kitabın girişinde alıntıladığım gibi, Emerson’un sözlerini ödünç alacak olursak, insan yarımdır, diğer yarısı ise onun ifadesidir. Tamamlanmamışlık duygusu, eksik olanı arayış, yanılgılar, acılar, tükenmeler, umutlar ve kısaca insanlığın kaderini oluşturan serüvenin gelip dayandığı nokta da burasıdır belki. “Yarım”a, yalnızca, 12 Eylül öncesinin yarım bıraktığı hayatların tamamlanıp tamamlanamayacağı açısından bakılmamalı; o sürecin insan hayatını yarım bıraktığı ne kadar doğruysa, edebiyatın o sürece bakışının da aynı biçimde yarım kaldığı unutulmamalıdır bana kalırsa. Zira edebiyatımızda, 12 Eylül öncesi ve sonrasının çalkantısına, içeri düşmüş bir ülkücü gencin gözünden bakılmamıştır bugüne kadar. Siyasal kanadın diğer yarısıdır bu. Edebiyat, yaşanılanları ya da yaşanılacak olanları dönüştürür ve kendi dilini yaratır. Asıl olan da bu dildir… Evet “edebiyat”, çünkü edebiyat kalıcı ve tamamlayıcıdır.
İlk okuyuşumda romanınızın, sırlarının çoğunu saklayarak ilerlediğini düşündüm. Belki de bu yüzden, okurken hayatın sayısız yarasına tanıklık ettim. Her şeyi, en sonunda romanın ve hayatın kendisini de kocaman bir yara olarak algıladım. Hayat, romanınızdaki gibi baştan aşağı bir yara olduğu için mi yarım kalmaya mahkum en çok?
Romanın ilk okuyuşta sırlarını ele vermemesi gerekiyordu zaten, hatta ilerledikçe yeni sırlara işaret etmesi ve soruları çoğaltması, bir yandan da bazı soruların karşılıklarını azar azar da olsa göstermesi gerekiyordu. Romanın çıkış noktalarından biri olan hayatımızdaki bu yaraları vurgulamasaydınız ben söylemeyi düşünmüyordum. Çünkü romanı yazarken ben yara bere içindeydim zaten. Bir insanın diğer yarısından ayrı olması, kendini bölünmüş hissetmesi onun için derin bir yaradır. Kendisi yarım olan insanın hayatı da yarımdır, dünyası da. Ya da onlar yarım olduğu için kendisi de.
Edebiyat, hayat denen büyük yaranın nesine merhem oluyor sizce?
Edebiyat bir arayış aynı zamanda. Okuyan için de yazan için de. Okuyan, aradığını bulmak, ruhunu dindirmek, dolması veya boşalması amacıyla belleğiyle oynamak, belleğinin oyunlarını anlamlandırabilmek, kendine benzer kişilerin varlığından haberdar olmak, acısını dindirebilmek veya kendine yeni acılar bulmak, hayatında eksik olanı aramak, daha önce bulduysa bulduğunu bir daha tatmak için okurken; yazar, bir türlü anlatamadığını, bir türlü kuramadığını bu kez kurmak ve bu süreçte yaşadığı acıyı ve hazzı bir kez daha yaşamak için yazmaktadır. Belki bu çırpınıp didinmelerdir hayatı yaralayan. Edebiyata uzak duranlar için böyle yaradan söz edilemez belki; hatta onlar da bir yaradır hayatlarını edebiyattan uzak düşünemeyenler için. Edebiyat bu yaraya merhem oluyor mu bilmiyorum. Ama en azından olur sanarak içinde debelenip duruyoruz.
Romandaki taşra tasvirleriniz cılk yaralar gibi. Acıtıcı, yakıcı. Taşra hayatınızda nasıl yaralar açtı?
Taşra herkesin hayatında yaralar açar. “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı”, “Unuttuğum Bütün Akşamlar” ve “Bozkırın Uzak Bahçeleri”nde de taşraya vurgu yapmıştım. Hayatın bir yerlerine değen hikâyeler anlatmaya çalışmıştım. Bu hikâyelerin sahiciliği olmasını istemiştim. Böyle olunca, değdiği yerde yaralar açtı bu hikâyeler ya da yaralara değdi.
Romanın mektuplarla oluşturulmuş bölümlerinde şizofreni ve paranoya var. Dili nasıl delirttiniz o bölümlerde?
İmgeleminizdeki nesne, algıladığınız nesnenin canlılığından, yaşamsallığından uzaktır aslında. Algılamanızda bir körelme olursa ya da dokunabildiğiniz, koklayabildiğiniz, doğrudan algılayabildiğiniz nesneler asıl canlılığından uzaksa, hayal edilen veya sahip olunamayan, kaybedilmiş hayat, algılanan hayatın yerine geçer ve işte o zaman aradaki ince çizgi aşılır. Delilikle delilik olarak adlandırmadığımız durumun arasındaki çizgiyi geçtiğinizde varılacak yer, karşı dünyadır. O dünyanın da dili farklıdır tabii. “Yarım”da, roman kişisinin okuduğu kitaplar hem onun şizofreniye kayışını hem de yazarın poetikasını açıklar sanıyorum.
Romandan bir cümle: “Bir tek yağmur. Bir tek o, kitaplardaki gibi yağıyor.” Sizce de öyle mi?
Bir başka yara da bu değil mi? Bir çaresizlik mi, yabancılaşma mı, tükenmişlik mi? Okuyucu karar versin. Kendinize kitaplarla örülü bir dünya kurduğunuzda, yaşanılan dünya anlamını yitiriyor; gerçek ve gerçeklik duygusu birbirinin yerine geçiyor. “Yağmur öyle güzel yağar ki romanlarda,” cümlesi de gerçeklik duygumuzu altüst eder. Bu noktada, romanda kıyısından bucağından da olsa değinilen bürokrasiye dikkat çekmek isterim. Yirmi bir yaşında üniversiteyi bitirip ülkenin en uç noktasına gönderilen ve orada terk edilen, ne zaman döneceği konusunda en küçük umuttan yoksun, insafsız ve beceriksiz yöneticilerin elinde oyuncak edilen gençlerin kendilerini birer mahkum gibi hissetmeleri, ellerinden hayatlarının tamamının değilse bile yarısının alındığını düşünmeleri, romanları daha dürüst, daha sahici ve daha gerçek bulmaları için yeterli değil midir?
Bir başka cümle: “Sonra çıkıp Sabahattin Ali’nin, Yusuf Atılgan’ın, Selim İleri’nin kahramanlarını arayacaktım; kendi roman kahramanımın ardına düşecektim.” Roman dışına çıkıp, doğrudan size sormak istiyorum: Andığınız yazarların kahramanları sizin hangi acılarınızı dindirdi?
Kitapların dünyasında yaşayan, edebiyattan uzak bir hayatı düşünemeyenler için yaşanılan dünyanın gerçekliği can yakıcıdır. Romanların romanı Don Kişot’tan beri böyledir bu. “Yarım”, “Bir kitabın sayfalarını çeviriyor gibiydin,” diye başlar. Ve şöyle devam eder: “Sen okudukça var oluyordu bir şeyler, satırlar alt alta dizildikçe, sesi gibi yüzü de soğuk ırmağa yaklaşıyor, akıntıya kapılıyordun. Her akıntıya kapılanın başına gelenler senin de başına geliyor, gerçeklik duygusunu yitiriyordun önce, sonra bütün bunlar gerçekmiş gibi geliyordu birden, (…) sözcüklerin arasındaki boşluklar büyüyor, sen oralardan geçip bir de diğer yüzünden okumaya çalışıyordun.” Diğer yüzünden, yani diğer yarısından… Romanın dışına çıkacak olursak: Kendimi bildim bileli edebiyatın içindeyim. Kendi halimce tabii. Öncelikle bir okur olarak. Ortaokul yıllarımda romanla başladığım düşünülürse, bir hayli zaman. Kitapların dünyasını yaşanılan dünyadan her zaman daha çok sevdim. Asıl gerçek olan oydu çünkü. Harf harf kurulan ve yıkılmayan, eskimeyen. Biz edebiyatı taklit ediyoruz; onun için okuyoruz, öğrenmek için. “Yarım”daki roman kişisi gibi çevremde “sahici” roman kişilerini ararım, birilerini onlara benzetirim. Yağmur ve kar romanlardaki gibi yağmıyor; aşklar, romanlar ve filmlerdekiler gibi yaşanmıyor; insanlar, romanlardaki gibi kendilerini göstermiyor, içleri açmıyor diye üzülürüm.
Son bir cümle: “Kitaplardan konuşacağımız kimse yok.” Hayat bir gün tamamen bu hale gelirse, biz ne hale geliriz?
Yavaş yavaş da geliyor gibi sanki. Sanırım kendi kendimize konuşmaya devam ederiz. Bu sorunuza yanıt verirken içimden bir ses, ama edebiyat dünyası hiçbir zaman kimsesiz kalmaz, diyor. Çünkü edebiyat bizim bilinçaltımızdır; bizim diğer yarımız, bilincimizin diğer yarısıdır. Yani her zaman Don Kişot’lar ve Şanço Panço’lar olacaktır.
(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)
KÜNYE
Yarım
Ethem Baran
Doğan Kitap
212 s.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder