22 Temmuz 2008 Salı

Ece Temelkuran, Ağrı'nın Derinliği

HAYALETLERİN ÇOCUKLARI

Ece Temelkuran, “‘Ağrı’nın Derinliği”nde insanların birbirlerini en çok hikâyeler için öldürdüklerini saptıyor. Sonra da Türkleri, Ermenileri ve aralarındaki ilişkiden yaratılmış “acı endüstrisi”ni yöneten hikâyenin satır satır canını alıp leşini seriyor yere...

Kitaplarınızın en sihirli yanlarından biri, bitirdikten sonra okuyanın, artık okumadan önceki insan olarak kalamayışı. Peki, yazarı olarak, kitaplarınız size neler yapıyor? Örneğin son kitabınız “‘Ağrı’nın Derinliği”ni yazmayı bitirdiğinizde, bir daha eski siz olamayacağınızı hissettiniz mi siz de?
Elbette. Hem Ermenilerle ilgili olarak hem de Türkiyeli olmanın anlamıyla ilgili kitap beni değiştirdi muhakkak. Kitap böyle bir şey biraz da. Başlangıçta nasıl bitireceğinizi bildiğinizi sansanız da aslında tam olarak bilmiyorsunuz. Hiç değilse size ne yapacağınızı tam olarak kestiremiyorsunuz. Bu, bir kendi kendine konuşma hali. Kendinize soracağınız sorular değişiyor yolda, cevaplar veriyorsunuz. Bir derinleşme yolculuğu bu. Kendinizin dibine doğru gitmek aslında. Kendinizin dibinde olup bitenleri çıkarıyorsunuz. Bunlar bazen, hatta çoğu kez yazanı da şaşırtıyor. Özellikle bu kitapla ilgili bir şey de şu: İnsanların, okuduktan sonra kendilerinde bir arkeolojik yolculuğa çıktıklarını görüyorum. Hatırlamaya başlıyorlar. Benim için de kitap bir hatırlama yolculuğudur. Hatırladım ben de. Ülkenin kurucu söyleminin bana ‘unutturduklarını’ hatırladım.
“Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” adlı kitabınızda, devrim denen şeyin kalbinden söküp çıkarılmış diliniz içime işledi ve bir daha da çıkmadı içimden. “‘Ağrı’nın Derinliği”nde duygusallık, yan tutma, inkâr, kendini aşağılama ya da büyüklenme gibi, inandırıcılığı çökertecek her türlü yazınsal riske açık bir konunun dilini nasıl arayıp buldunuz? Nasıl alt ettiniz riskleri?
Etrafında büyük gürültü koparılan konuları yazmaya başladığınızda yapılacak tek bir şey vardır: Kendi sessizliğinize geri dönmek. Kendi sessizliğinize kapandığınızda içiniz size ne yapmanız gerektiğini söyler. Vicdan, ancak sessizlikte yaşayabilen bir organizmadır. “Ne demem gerek?”, “Nasıl yazmam gerek?” sorularını susturmadığınız sürece vicdanınız size ses vermez. Arayıp bulmak böyle bir şey: Sessizliğe girebilmek, orada durabilmek ile ilgili. Risklerin ne kadarını alt edebildiğimden emin değildim doğrusu. Bu tür “gıllıgışlı” kitapların Türkiye’de “sükut cinayetiyle” öldürülmeleri riski çok yüksektir. Ama şimdi hiç değilse “sükut cinayeti” riskinin ortadan biraz olsun kalktığını görüyorum.
“Yeryüzünde insanlar birbirlerini aslında en çok hikâyeler için öldürürler,” diyorsunuz. Sizse “‘Ağrı’nın Derinliği”nde hikâyenin kendisini öldürüyorsunuz. Hikâyeyi bozup, hikâyenin leşini yere serişinizi konuşalım mı? Bunu yaparken nasıl bir serüvenden geçtiğinizi?
Bu kadar saldırgan bir şey yaptığımın farkında değildim! Ama haklısınız, bizi, insanları, Hrant’ı öldüren hikâyeleri öldürmek gerekiyor, leşlerini yere sermek gerekiyor. İnsanlara konuşabilecekleri, konuşmaktan eskisi kadar korkmayacakları bir alan açmak istedim. Hrant, bizi bir “ev” kurmaya çağırıyordu bana sorarsanız. Ben de insanları bir “ev” kurmaya çağırmak istedim. İçinde kendimizi sadece kendimiz gibi hissedeceğimiz, içinde olduğumuzda susmak zorunda kalmayacağımız bir ev. Anadolu’dan geçenlerin Anadolu’ya kattıklarını açıkça konuşabileceğimiz, onların gidişinin bir kayıp olduğunu kabul edebileceğimiz, bunun yası tutabileceğimiz bir “ev”. Bunu yaparken insanın geçtiği serüven hiç de serüven sözcüğünün çağrıştırdığı gibi sevimli değil. Çünkü kendindeki “öğretilmiş Türk” ile karşılaşıyorsun. Sende hiç olmadığını sansan bile ezberlerinle, milliyetinden kaynaklı reflekslerinle yüzleşiyorsun. Aynı serüveni okurların da yaptığını görüyorum. İstediğim buydu, kitabı okuyan herkesin kendi Türklük tarifiyle, kendi Türkiyelilik tarifini keşfetmesi.
Hikâyeyi herkes için bozuyorsunuz. Hem Türkler, hem Ermeniler hem de bu ilişkiden bir “acı endüstrisi” yaratmış olanlar için. Hikâye, bozulacaksa ancak böyle bozulur zaten, değil mi?
Bu kitapla ilgili şöyle şeyler duydunuz ya da duyacaksınız: Olayın insani yönü! Bu sözcüklerin içinde çoğu kez bir kategorizasyon tehlikesi vardır. Yani “Gerçekler var bir de olayın insani yüzü var” gibi. Böyle değil. Olayın ve aslında bütün olayların tek bir yüzü vardır, o da insani yüzüdür. O “sert gerçekler” dediğiniz şeyleri kazıdığınızda altından insan çıkar. İnsan, her zaman iyi bir sözcük değildir çünkü. İçinde ışık ve karanlık aynı oranda vardır. Hikâyeleri bozmak için de insanın bütününe bakmaya cesaret etmek gerekiyor. Hem kendimizin karanlığına ve aydınlığına hem de karşı tarafın. “Olayın insani yönü” budur; alacakaranlık. Alacakaranlık insanı karanlıktan daha çok korkutan bir şeydir çünkü belirsizliğin ortasıdır. İnsanın alacakaranlığına bakarak ancak hikâyeyi yeniden kurabilirsiniz. Türklerin inkârına ve Ermenilerin inadına... Bu insanları birbirinden ayırt etmeyen gözlerle.
Ermenilerin, hayaletlerin çocukları olduğuna ilişkin saptamanız çok sarsıcı. Psikanalist Helene Piralyan ise, bu tanımlamanızı işittiğinde, Türk halkının da üzerinde gezen hayaletler olabileceğini söylüyor. Bu kitabı biraz da hayaletlerimize yazdığınız hissine kapıldınız mı hiç?
Huzursuz ruhlara, evet. Ölmüş ya da yaşayan huzursuz ruhlara. Hrant’ı hep başımın üzerinde hissettim. Çocukça bir şey ama ben ölümü pek kabul edemem. Ölenlerin uzağa gittiklerini düşünürüm. Ne dünya görüşümle ne de inançlarımla tutarlı bu durum. Ama bazı insanların, sevdiklerimin yokluğunu, bir daha olmayacağını kabul edemiyorum. Yazarak bu hissi okuyanlara da geçirmek istiyorum sanırım. Yok olanı yeniden var etmeye çalışıyorum.
Hayaletlere ne tür bir soyacağıyla bağlandığımız şu satırlarınızda alabildiğine ışıyor: “İnsan sadece kendisini değil; acısını da yeniden doğurur bütün çocuklarında.” Kitapların da yazarların birer yavrusu, çocuğu olduğuna ilişkin metafor oldukça yaygındır. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum: “‘Ağrı’nın Derinliği” doğduğunda aslında hangi acınızı doğurduğunuzu; kendi acınızın ne olduğunu gördünüz?
Suçluluk. Çok kesif ve keskin bir suçluluk duygusu. Hrant’ı koruyamamanın suçluluğu. Bunun için yeterince çabalamamış olmanın suçluluğu. Bu kadar net.
Peki, yine sizden bir soruyla; bu acınızı neden aktarmak istediniz bir kitapla?
Türkiye’de insanlar çok suçlandıklarından, tarih boyunca bu suçluluk duygusundan kaçmak için olaylarla ilgili hiçbir şey, hiçbir sorumluluk hissetmemeye çalışıyorlar. Bu, anlaşılabilir bir refleks. Ama aktarmak istediğim Türkler açısından bir şey hissetmekten korkmamaları gerektiği. Ya da hissettiklerini açıklama cesareti. Ermeniler açısından da kendilerini anlama, kendilerini “vicdanlı bir aynada” görme imkanı.
Kitaplarınızın sihri biraz da insan tekine olan inancınızı hiç yitirmeyişinizde saklı bence. Canını satır satır aldığınız bu hikâyenin ölüsünü kimler yıkayacak; kimler o ölüyü gömüp, yerine yeni bir hikâye yaratacak sizce? Bunu yapacak kahraman yüreklerin de bu dünyada bir evi olabilecek mi bir gün?
Bunu, bütün bu söylediklerinizi yapmak için kahramanlara, kahramanlığa ihtiyacımız olmadığı o günü çok uzak bir gelecekten yakın bir geleceğe çekmeye çalışıyorum ben. Evin, evin dışındakileri de anladığınızda sizi dışarı atmakla tehdit etmediği o gün... Öyle bir evimiz olsun. Başka da bir evimiz olmasın. Sizi korkutan bir ev, sizin siz olmanıza izin vermeyen bir ev, bir ev değildir zaten.

(Bu söyleşi Akşam Kitap ekinde yayınlanmıştır.)

KÜNYE
‘Ağrı’nın Derinliği
Ece Temelkuran
Everest Yayınevi
321 s.

Hiç yorum yok: