22 Temmuz 2008 Salı

Ufkun Balkış, İncecikten Bir Kar Yağar

GEMİ GERÇEK AMA BATANLAR HAYALİ


Ufkun Balkış “İncecikten Bir Kar Yağar” adlı romanında 1914 Sarıkamış Harekâtı’nı anlatıyor. Sinemayla sıkı ilişkileri olan romanının en ilgi çekici karakterlerinden biri Enver Paşa. Gerçeğe ne kadar bağlı kaldığını ise “Titanic” filmine gönderme yaparak yanıtlıyor Balkış: “Gemi gerçek, ama onunla yolculuğa çıkıp batanların çoğu hayal ürünü.”


“İncecikten Bir Kar Yağar” ilk yapıtınız. O yüzden hem sizin edebiyatla olan serüveniniz hem de romanın kendi serüveniyle başlayalım mı?
Peki, ya şu ‘roman’ sözcüğüne hâlâ daha alışamadığımı belirterek başlasak? Haklısınız, kulağa oldukça garip geldiğini biliyorum. Ama, bu ‘iş’e, (başka bir kelime bulamadığımdan ‘iş’ diyorum ya, her neyse) hani tabir-i caizse ‘bulaşırken’, sonucunun ne bir ‘kitap’ ne de bir ‘roman’ olacağını, ve (“hâşâ huzurdan”, öyle bir iddiada bulunmak haddime mi düşmüş, ama) kıyısından-köşesinden ‘edebiyat eseri’ diye tanımlanacağını bilmemek, bunları yaşayarak öğrenmek benim için şu ana kadarki en büyük ‘serüven’ oldu.
Romanınızın zamanı, 1914, Sarıkamış Harekâtı. Yaşınızı da hesaba katarak sormak istiyorum: Tarihin o dilimi nasıl düştü aklınıza? Nasıl çağırdı sizi kendini yazdırtmaya?
Üniversitede son sınıfın bir dersi için on beş günlük bir saha kampına gitmemiz gerekiyordu. Ders hocalarımız ve arkadaşlarımızla yola çıktık, ama uzun yolculukta (‘gençlik’ de bir yere kadar tabii) herkesin konuşmaktan yorulup uyuklamaya başladığı bir anda kendimi Leman dergisini okurken buldum. O zamanki yaşımın heyecanıyla (!) önce karikatürleri bitirdikten sonra, Nihat Genç’in (beni sonraki neredeyse 10 yıl boyunca uğraştıracağını nereden bileyim?) “28 Aralık 1914 Allahüekber Dağları” başlıklı yazısını okudum. İtiraf edeyim ki, o ana kadar ne Sarıkamış’ı, ne de faciasını duymuştum. Yazı beni o kadar etkiledi ki (dergiyi sahibinden bir süreliğine ödünç aldığımı tam burada belirtirsem, olayın ‘vahamet’i daha iyi anlaşılabilir), sonraki okumalarımda gözümün önünde birtakım görüntüler canlandı, ve bu (yine teşbih yapacağım) ‘sahneler’ biriktikçe, bir süre sonra kâğıda dökme ihtiyacında hissettim. Nedeni, yazının şu son cümleleriydi: “Adlarına ne bir film yapıldı, ne hikâyesi yazıldı, ne anıtı dikildi... Sizler, bir bahar günü, Allahüekber Dağları’ndan kurt ısırığı üstünde buz kristalleri çiçekler toplayın, koyunlarınıza sokuşturun, aralarına beni de koyun...” İnsan gençken yaşını hesaba katmıyor, olsa olsa en fazla Sarıkamış’ta ölen askerlerin yaşındaydım, ama o çiçekleri toplayanlardan biri de ben olmak istedim sanırım.
Romanın coğrafyasını nasıl kurdunuz peki? O dönemin koşullarındaki coğrafyasını?
Başta, hikâyeyi oluşturan her unsur gibi, o da hayal ürünüydü. Araştırdıkça, karşıma çıkan belgeleri, kaynakları okudukça şekillenmeye başladı. Sınırlarını ‘hüznün’ çizeceği aşikârdı elbet, ama sırf o acının üzerine gitmek istemedim. Çünkü, yazmaya başlama amacım bu değildi. Zaten, olayın başlangıcında ve sonunda elim sonuçlar olduğu gibi, gerçekleştiği mekânların gerçekteki fiziksel coğrafyasında zorlu bir kış ve kâbus gibi bir soğuk var. Bu sebeple, ‘hayali’ olana yöneldim sanırım. Ne yaşanan olaylar, ne bünyesinde barındırdığı insanlar, ne de onların hikâyeleri açısından “böyle olmuş, böyle bitmiş”i anlatan bir kitabın (ne mutlu bize ki, yaşanan olayı bu şekilde anlatan, kaynak niteliğinde değerli birçok kitap var) yerine, “böyle olmuş olabilir”i anlatmanın peşine düştüm. Öyle uzun uzadıya anlatmakla olmayacak galiba, iyisi mi örnek vereyim. Hani Titanik’in batışını uzun uzun anlatan film var ya, işte ondaki gibi: Gemi gerçek, ama onunla yolculuğa çıkıp batanların çoğu hayal ürünü...
Kar, size nasıl, nerelerde yardım etti bu romanda?
İşte, en çok, o hayali bileşenleri bir arada tutmaya yardım etti. Kar, öykünün ‘hamuru’ oldu. Önce bir ‘zemin’ oldu, sonra da bir ‘tavan’. Bir ‘alan’ oluşturdu sanki ve anlatılanlar o kardan alanda gerçekleşti. İster gerçek, ister hayali, hikâyede ismi geçen tüm insanlar, hatta hayvanlar da, o alanda yaşadılar. Hem parçaları bir arada tuttu, hem de o parçalar asıl görevlerinin dışına çıkmaya azıcık meylettiklerinde yağıp üzerlerini örttü, uyumsuzluklarını kamufle etti.
Roman kişilerinizi yaratırken nelere dikkat ettiniz? Sonuçta bir dönemin taşıyıcıları konumundalar…
Olayı gerçekten yaşamış kişilerin ‘hayali’ durmamasına, hayali karakterlerin de ‘gerçek gibi’ olmamasına dikkat etmeye çalıştım. Çoğu yerde sapla samanı karıştırdığım oldu elbet (örneğin: sınıf arkadaşları suretinde hayali askerler, üniversite hocalarının isimlerini taşıyan hayali komutanlar), ama yine de aralarındaki sınırın keskin olmasına gayret ettim. Belki bu yüzden gerçek karakterlerin yanında gerçek belgeler de yer aldı (misal: Enver Paşa ve mektupları). Ve de, hayal ürünü olanlar da çok ‘masalsı’ yazıldı (misal: manga askerleri, hayatları ve hatta birkaçının kesişen noktaları).
Romanın en önemli kişilerinden biri Enver Paşa. Onu nasıl tanıyıp, nasıl şekillendirdiniz zihninizde? Ne zaman, nelerle ete kemiğe büründü?
Öykünün aklımda oluşmasının başlangıcı olarak Nihat Genç’in yazısını kabul edersek ve yayın tarihinin 1998’in Eylül ayı olduğunu göz önünde bulundurursak, itiraf etmeliyim ki, arada geçen altı koca yıla rağmen, Enver Paşa’yı 18 Ağustos 2004 tarihinden sonra tanıdım. Çünkü, romana asıl şeklini verdiğini söyleyebileceğim, Arı İnan’ın yayına hazırladığı “Enver Paşa’nın Özel Mektupları” adlı kitabı (İmge Yayınları) o gün aldım (siz de, benim gibi, satın aldığınız kitabın ilk sayfasına tarih yazanlardan mısınız yoksa?) Hakkında daha önce de birçok şey okumuştum elbet, ama o mektupları okuduğumdan sonra Enver Paşa, “ete kemiğe bürünmek” ne kelime, sanki mektupları kendi sesiyle okumaya, o eski, siyah-beyaz fotoğraflarında renklenip, hareket etmeye başladı.
Romanda alıntıladığınız mektupları Enver Paşa’ya ilişkin hangi ipuçlarını verdi size?
Askeri ve politik açıdan ciddi ve önemli bir karakter olan Enver Paşa’nın diğer bir yüzünü açığa çıkarıp, her şeyden önce, çok iyi bir ‘yazar’ olduğunu gösterdi. İlgimi en çok çeken yanı da kafamda canlanan bu yeni yüzü oldu.
O çaptaki tarihi kişilikler bir romancı için ne türden tuzaklar ve zorluklar barındırır? Çünkü herkesin kafasında ayrı bir Enver Paşa olabilir. Ya da herkesin Enver Paşa’sındaki ortak paydayı ıskalamak yapıtı çökertebilir…
Cevap, sorunuzun kendi içerisinde var zâti. En büyük tuzak, kafanızda canlanan portrelerin okuyucununkinde belirenlerden farklı olabilmesi. Bu nedenle, yorum yapmaktan özellikle çekindim. Hatta hiç yapmadım diyebilirim. Okuyucunun, çok hassas bir konuda, ki özellikle Enver Paşa’da, olaylardan ve onları yaşamış insanlardan geriye kalan belgeleri okuyarak kendi tasvirlerini kendilerinin yapmalarını istedim. Bu, ister gerçek ister hayali olsun, diğer tüm karakterler için de geçerli. Umarım ki başarılı olabilmişimdir.
“Doğa ve insanoğlu ile savaşında yenilen”, karın ve çifte savaşın hiddetinde canını verene dek çalışan öküzün ölümünün betimlenişi beni o kadar sarstı ki, şiddetin dilini nasıl arayıp bulduğunuzu, romana nasıl yaydığınızı soracağım…
Yaşanan olaydan etkilenenler yalnızca insanlar değildi ki, hikâyenin içerisinde beslediği hayvanlar da vardı. Özellikle bir ‘şiddet’ ya da ‘korku’ öyküsü yazma fikri yoktu aklımda. Ancak, hayvanlar öykünün içine dahil olunca, “İnsan mı hayvandan, yoksa hayvan mı insandan korkar?” çelişkisi, öyküye ‘dehşet’ kattı.
Romanınızın sonunda, deyim yerindeyse, bir “roman jeneriği” var. Yazarından esin kaynaklarına, müziğinden başrollerine, film jenerikleri gibi akıyor bu metin. Ve şöyle diyorsunuz: “Çünkü, bu aslında bir film. Ah! Keşke size de izletebilseydim…” Romanınızın sinemayla ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?
Fikir olarak ilk çıkışı bir senaryo olduğundan, o sayfa, zihinde canlanan filme ve dolayısıyla da sinemasına bir ‘saygı duruşu’ aslında. Fikrin çıkışı ile vardığı nokta arasındaki uzun süreci temsil eden kişisel bir ‘tasarım’.





KÜNYE
İncecikten Bir Kar Yağar
Ufkun Balkış
Ariya Yayınları
231 s.

Hiç yorum yok: