22 Temmuz 2008 Salı

Gündüz Vassaf, Türkiye Sen Kimsin?


TÜRKİYE SEN KİMSİN?

‘Türkiye Sen Kimsin’de “İslâm’dan ayrışarak Batılılaşan” Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün “İslâmlaşarak Batılılaşma serüveninde” olduğuna dikkat çekiyorsunuz. O halde bu aslında başka bir şeyin serüveni, değil mi?
Evet. Zaten Batılılaşmanın ne anlama geldiğini bilmediğimin farkına vardım. Batı için Batılılaştı denmiyorsa, bu deyim başkalarının Batı gibi olması anlamına geliyor. Ama Batı gibi olmak ne demek? Sovyetler Birliği Marx ve Engels’in kuramlarını benimseyince Batılılaşmış mı oldu? Ya da Batı dışında bir ülke gene Batı kaynaklı bir ideoloji olan faşist bir rejimi benimserse, o da Batılılaşmış mı oluyor, bilmiyorum. Japonya’ya Batılılaştı diyorlar. Batı gibi sanayiileştiği için mi? Yoksa Batılılaşma Batı’nın kimleri kendilerine yakın gördüğü, çıkarlarını karşıladığı ile mi ilgili? Batı Türkiye’de hem ABD’nin de desteklediği askeri rejimleri zamanında bağrına bastı, hem de Bush’un Erdoğan’a “Senle iyi anlaşacağız çünkü ikimiz de tanrıya inanıyoruz,” diye iktidarını desteklediği İslamcı kimliğiyle öne çıkan AKP hükümetini. Bu serüvenin adını, yani Batılılaşmayı, kendimizi Batı’ya beğendirmek diye adlandırmalı belki. Ama mesele otomatiğe bağlayıp Batı’ya karşı çıkmak değil. Özellikle özgürlük ve insan hakları konusunda, din ve devletin ayrışmasında, Batı’nın da kritik katkısı olan evrensel dünya kültürümüzü birlikte sahiplenebilmek. ABD imparatorluğuna mesafe almak gayretinde, totaliter ideolojilerin, dini ve milliyetçi provakosyanların tuzağına düşmemek. Üstelik Batılılaşma deyimi bir tek Doğu ülkeleri için kullanılıyor. Yoksa Endonezya’nın Batılaşma sürecinden bahsedenler aynı deyimi Brezilya için de kullanabilmeli değil mi? Cevap hayırsa, o zaman Batılaşma, Türkiye’nin de gençlik yıllarında denediği gibi, Batı kültürüyle özdeşleşmenin de adı.
Dünyanın egemen güçlerinin, çıkarlarını “İslâm markası takmış” Türkiye’de gördüklerini söylüyorsunuz. Çıkarları İslâm’la nerede buluşuyor?
Dinler bireylerin inançlarının ifadesi olmaktan çıkıp rejimlerin kimliğine büründükçe, kendinden menkul sözcülerinin iddia ettikleri gibi ahlaka değil, totalitarizme araç olurlar. Türkiye’yi birdenbire örnek bir Müslüman ülke diye pazarlamak isteyenler ortaya çıktı. Yabancı basında eskiden Türkiye’den “Nato ülkesi” diye söz edilirdi. Bugün kendisine biçilen yeni rolle “Müslüman ülke” kimliğiyle tanıtılıyor. Oysa Batı ne Japonya’dan Budist ülkesi diye söz eder, ne Kanada’dan Hıristiyan, ne de Hindistan’dan Hindu ülkesi. Neden? Demokrasinin dinle ne ilgisi olabilir ki? Batı’nın kendisine örnek gösterdiği, devamı olduğunu iddia ettiği Yunan demokrasisi Zeus’a, Mars’a, Afrodit’e tapıldığı için mi kuruldu? İspanya ve Suudi Arabistan krallıkları arasındaki fark din değil demokrasi anlayışlarından kaynaklanmıyor mu? Günümüzdeki egemen düzen açlıkla, sefaletle, savaşla benden sonra tufan anlayışını körüklerken, İslam üzerinden siyaset yapanlar, hem her dinin sermayesiyle oluşan düzenle bütünleşmişler hem de mazlum rolündeler. Sosyalizmin de çökmesiyle alternatifsiz gibi sunulan ABD önderliğindeki dünya kapitalist imparatorluğu tüm dinlerin sözcü ve sermayelerini de peşine takmış durumda. Herhangi bir din adına konuşan kimse tanımıyorum ki, meşruiyetini çoktan yitirmiş, açı aç zengini daha zengin kılan bu düzeni eleştirsin. Savaşlarda bizi kıran ordular din görevlilerinin dualarıyla yola çıkıyor. Bir de dinler arası diyaloglardan söz edip kardeşlik adına konuşanlar var. Hepsi mevcut düzenle al gülüm ver gülüm ilşikisi içinde.
Türbanın 12 Eylül darbesiyle ithal edildiğini hatırlatıyorsunuz. Bunun kimi gazetecilerimiz, yazarlarımız tarafından unutulmuş olmasını; sanki türban bizim seksen küsur yıllık sorunumuzmuş gibi algılayıp savunmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Taraf tutmamızla. Tuttuğumuz tarafa körü körüne bağlı olmamızın bize benimsettiği sansürle. Bugün AKP hükümetinden, türban takanlardan kim çıkar da aslında türbanı biz talep etmemiştik, bu 12 Eylül cuntası ve İhsan Doğramacı’nın başında olduğu YÖK aracılığıyla üniversitelere getirildi der. Aynı şekilde bugün asker de sahip çıkamaz türbanı biz getirmiştik diye. Oysa 12 Eylül döneminde Kenan Evren, ABD’nin sola karşı yeşil kuşak projesini uygulayarak elinde Kuran-ı Kerim, Atatürk de dindardı diye Anadolu’yu dolaşıyordu. Türban 30 yıl önceki türban. Simge olarak anlam değiştirdi. İlkelerle özgürleşeceğimize simgelerle kutuplaşıp birbirimize giriyoruz.
Sizce Türkiye’nin geleceğinde şeriat tehlikesi doğar mı?
Tehlike zor bir kelime. Bir düzen ne zaman benimsenir, muteberdir, ne zaman tehlike olur? Kendilerine demokrasi ya da halk cumhuriyeti diyen totaliter rejimlerin de tanığıyız. Önemli olan toleranstan da öte herhangi bir rejimin, o rejimde yaşayanların hoşgörülü olması. Başkalarının yaşam tarzlarına tahammül etmekten de öte, onu toplumlarının bir zenginliği olarak kabul etmesi. Bildiğim şeriat rejimi buna uygun değil. Ama son kertede Türkiye’nin bugün meselesi şeriat değil demokrasi. Yeni açıklanan bir anketin sonuçlarına göre, çoğunluk hem askerden yana hem de başörtüsünden. Demokrasi bir uzlaşma kültürüyse, anket sonuçlarından yola çıkıp bizlere benimsetmek istenebilecek hedef son derece makul. Makul olduğu kadar da ürkütücü. Hele evrensel insan haklarının toplumca benimsenmediği, kısa vadeli politik çıkarlar için bir araç olarak kullanıldığı bir toplumda yaşıyorsanız. Hele olası din-asker birlikteliğinin bize özgü totalitarizmi, apoletli tarikatçıları söz konusuysa.
AKP’nin kapatma davasıyla ilgili esas hakkındaki savunmasında "Başsavcı delilleri arama motoru google’dan toplamıştır. Bu bir google davasıdır," denilmiş. Siz, siber savaşlardan geleceğin gençliğinin bilgisayar odaklı yapısına, internet üzerine en çok düşünen yazarımızsınız. Böyle bir savunma cümlesi size neler düşündürtüyor?
Burası Youtube’un da yasaklanabildiği, İran, Pakistan, Tunus, Tayland gibi dünyadaki nadir ülkelerden biri. Bildiğim kadarıyla dünyada tek yasak şu anda Türkiye’de. Google’da bir çırpıda bilgiye ulaşılabilir olması belli ki bilgiden kaçanlar için bir tehdit. Burada küçümsenecek bir şey varsa Google değil, hangi bilginin ne amaçla kullanıldığı olabilir.
Dünyamızın geleceği için Amerika’daki başkanlık seçimleriyle ilgilenmemiz gerektiğini belirtiyorsunuz. Obama hakkındaki fikriniz nedir?
ABD Başkanı bizi kendi başkanlarımızdan, başbakanlarımızdan daha çok etkiliyor. Küresel ısınmadan savaşlara kadar yaptıkları her şey dünya için hayati önem taşıyor. ABD’de olup bitenle hepimiz ilgilenmeli, hepimiz bu ülkenin gidişatında sesimizi duyurmaya çabalamalıyız. ABD son dönemde o denli raydan çıktı ki kendi bindiği dalı bile kesiyor. Dünyanın sesini dinlemeye ihtiyacı var. Bu ülkenin emperyal egemenliği Obama’nın seçilmesiyle de tabii ki devam edecek. Ancak dünyanın ondan beklentisi o kadar çok ve olumlu ki, hiç olmazsa bir süre, bakalım yeni başkan ne yapacak diye şiddet azalacak, uzlaşma yolları denenecek.
Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Doris Lessing, seçilirse Obama’nın siyah olduğu için öldürüleceğini söyledi.
Böyle bir kehaneti kimseye, hele bir yazara yakıştıramıyorum. Seçilecek olan oğlu olsa bunu söyler miydi acaba? Ancak, hele ABD’nin başkanlarına yönelik suikast geçmişini hatırlarsak, böyle bir korku var. Obama’ya sıkılacak kurşun, iyi niyetli beklentilerin duvara çarpmasına, dünyanın her tarafında şiddet patlamalarına neden olabilir.
Kitabınızda Türkiye’nin “çocuk ülke” olduğunu söylüyorsunuz. Bu saptamanıza hangi gözlemlerinizi sığdırdınız?
Koca bir Türkiye’yi sanki çocuğumuzmuş gibi sahiplendiğimiz için ne dizini kanatmasını kaldırabiliyoruz ne de cereyanda kalmasını. Ne zaman başını azıcık doğrultacak olsa, kendi yalnışlarıyla öğrenmesine fırsat tanıyacağımıza, onu yasaklarla boğuyor, memleketi kışlaya çeviriyoruz. Türkiye’ye tek çocuk muamelesi yapıyor, onu şımartıyoruz. Sınıfta mı kalıyor? Dersini çalışmadığından değil, haksızlık yapıldığındandır. Yalnız mı? Yüzünü yıllardır dünyanın kabadayısı Amerika’ya çevirmiş ondan medet umarken, sırtını dünyaya çeviren Türkiye değil mi? Ufak çocuklar gibi, Türkiye gibi genç ülkelerin de en ufak hareketlerinde bile sırtlarının sıvazlanmasına ihtiyacı olur. Biz abartıyoruz. Bir yabancı, yemekleriniz güzel, erkekleriniz yakışıklı mı dedi, gazetelerimizde manşet. Onların yemekleri mi? Prasa sevmeyen ilkokul çocukları gibi tepkimiz. Çocuk ergenlik çağına gelince ailesinin geçmişiyle ilgilenmeye başlar. Türkiye’de hâlâ bebekkken dinlediğimiz ninnilerle yetinmemizi isteyenler var. Cumhuriyetimizi çocukmuş gibi bayrak ve borazanla oyalayıp dünyaya yetişkin gözlerle bakabileceğinden kuşku duyanlar var. Devlet, çocuğu büyüdüğü için otoritesini yitirmekten korkan baba gibi. Kabul etmek istemiyor bizim olgunlaşmaya adım atmamızı. Kendisini eleştirene vatan haini, düşman gözüyle bakıyor. Evet insan sevdiğini korur. Ama kıymet verdiğini eleştirir. Eleştirerek özgürleşir. Özgür insanlar tarihlerini ezberleyerek değil eleştirerek tanırlar. Geçmişlerini özendikleri bir altın çağ olarak görenler, kendilerini aşmak yerine tarihin küllerinde kıvılcım aramaya mahkum.
Sizce Türkiye’nin yetişkin olmak gibi bir isteği var mı? Çocukluğa çakılıp kalmanın avantajları, zevkleri neler olabilir?
Annem önüme yemek koyar, ben de canım istediği kadar yermişim. Teyzem müdahale etmiş sen ne biçim annesin diye. Başında duracak, yiyebileceği kadar yedirteceksin demiş. Annem ablasının dediklerine boyun eğmiş. Ben sofrada, annem yanıbaşımda, hadi Gündüz, şunu ye bunu ye diyor. Ama hep başımda duracak değil ya. Bir gün bakmış ben sofrada, yemek önümde, bir şey yemiyorum. Sormuş neden yemiyorum diye. “Eh,” demişim, “Bana hadi ye desene diyen yok ki.”
İcazet almadan bir şey yapmamaya alıştırıldık. Bağımlılık, inisiyatif gerektirmiyor. Ye deyince yiyorsun, konuş deyince konuşuyorsun. Risk almıyorsun. Otorite ne derse onu yaparsan başın belaya girmiyor. Ama sen de kendi inisiyatifini kullanmadığından ne kendini keşfedebiliyorsun ne de dünyayı. Kapıkulu gibi korka korka yaşıyorsun… Tarihten akranımız başka ülkelere göre nispeten geç doğan Türkiye Cumhuriyeti toplum olarak çocukluk dönemini babası Atatürk’le birlikte yaşadı. Serbest Fırka gibi muhalefet partilerine olanak tanınmasıyla ergenlik çağında ilk adımlarını bile denedi. Atatürk’ün ölümüyle başa gelen, onun resimlerini para puldan kaldırıp yerine kendi resimlerini koydurtan İnönü üvey baba gibiydi. Çocuğun büyümesini engelledi ama onu burnu bile kanamadan II. Dünya Savaşı’ndan, yani mahallemizde çıkan kavgadan korudu. Çok partili sistemle çocuk tam ergenlik çağında olgunlaşma sürecine girecek, ne zaman bağımsız bir adım atacak olsa Amerikalı velisinin silahlarıyla ülkemize sahip çıkma adında hareket eden zinde kuvvetler darbe üstüne darbe yapıp, çocuğa “hadi ordan“ dediler… Kendini bize bakmaya muhtaç hisseden, kendilerini çocuklarına adadıkları için onların büyümesini kaldıramayan anneler babalar gibi devletler de var… Psikiyatride bakmaya muhtaç olma patolojisini tanımlayan “vekaleten Münchhausen” adlı bir sendrom var. Bu kişiler o denli muhtaç ki başkalarına bakmaya, o kişiye bakabilmek için hasta olmasını bile tercih ediyor, iyileşmesini sabote ediyor. Yeter ki ben bakayım! Ona neyin iyi geldiğini ben bilirim! Türkiye’nin olgunlaşması biraz da onu korumak adına hareket edenlerden özgürleşmesine bağlı.
“Türümüzün tarihinde ilk kez, yaşlılar gençlerden öğrenmenin arifesinde,” diyorsunuz. Hortlatılan dini çatışmalardan yükselen milliyetçiliğe, kitabınızda dikkat çektiğiniz bütün tehlikelere karşın gençlerden umutlusunuz, değil mi?
Düzenin en çok korktuğu ona karşı gelen, onu tanıyarak ona meşruiyet sağlayanlar değil, düzeni ciddiye almayanlar. Genç kuşaklar şiddet ve sefaleti körükleyen, canlısıyla cansızıyla yerküremizin geleceğini tehdit eden düzeni ciddiye almadıkları gibi yeni teknolojilerin gelişmesinde hepimiz onlara muhtaç konumdayız. İnternetteki Facebook, My Space gibi siteler 21. yüzyılın İpek Yolu gibi. Dünyanın her yanından her gün yüz milyonlarca insanın karşılaştığı bu yolda ne ticaret var ne de para. Türümüzün tarihinde insanlar, özellikle gençler, ilk kez ticaret yoluyla değil, sırf haberleşmek için ilişki içinde. Beraberliğin tek nenedini tanışmak, dostlarını, dostluklarını paylaşmak. Facebook aracılığıyla dinlerin, devletlerin bagajını taşımadan haberleşmek için yola çıkıyorlar. Sırf haberleşmeleri bile, hele totaliter rejimlerde, meşruiyetini yitirmiş düzeni sarsıyor.
Son olarak, kitabınızın adındaki sorunuza Türkiye’nin yanıtı ne oldu?
Havaalannda uzun bir kuyruk. Adam herkesin önüne geçip biletini uzatır. Görevli ”Beyefendi lütfen sıraya girin,” der. Adam öfkelenir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Görevli mikrofunu alır, havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen birisi var. Tanıyan varsa lütfen gelsin alsın.”
Türkiye hem kendisini önemsiyor, Atatürk’ün deyimiyle bir Türk’ü dünyaya bedel görüyor hem de koca bir imparatorluktan sonra unutulmuş olmanın yalnızlığını, ezikliğini yaşıyor. Belki de bunu aşmanın, “Ben kimim, Doğu muyum, Batı mıyım, Akdenizli miyim, Ortadoğulu muyum?” türünden ergenlik çağı sorusundan özgürleşmenin yolu, bu denli kendimize odaklanmaktansa başkalarını tanımaktan geçiyor. Gazetelerimizin birinci sayfalarına bakın. Hepsi kendimizi dev aynasında görmemizin patolojik bir ifadesi. Dünyadan hiç haber yok. Ne varsa ne yoksa biz.
Türk Türk’ten başka bir şeyle ilgilenmezse, Türk’ün Türk’ten başka neden dostu olsun ki?.. Türkiye Batı’ya bağımlılığında, edilgenliğinde, aşağılık kompleksinde, başka birçok ülkeden farklı değil. Farkı iç çekişmelerinden kurtulup, tarihsel ve kültürel git gelleri asırlardır içselleştirdiği varoluş biçiminden yola çıkarak evrensel değerlerin benimsenmesinde dünyaya öncülük etmesi olabilir.


(Bu söyleşi Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.)

KÜNYE
Türkiye Sen Kimsin?
Gündüz Vassaf
İletişim Yayınevi
328 s.

Hiç yorum yok: