
DİYARBAKIR'DA İNKANSIZ BİR AŞK
“Amida, Eğer Sana Gelemezsem”in başkişisi Arat, Poe’nun roman için “Akıl almaz bir tür” deyişini anımsıyor. Dört öykü kitabınızın ardından gelen bu roman, türe ilişkin size neler düşündürttü?
Bana kendini duyuran temalar roman yazmaya mecbur ettiği için roman yazdım. Diyarbakır’dan, Amida’dan, içime işleyen cümlelerden kurtulabilseydim roman yazmazdım. Öncelikle bunları söylemeliyim. Bana hâlâ öyle geliyor ki, öykü, romandan çok şiire, oyuna, denemeye yakın ‘melez’ bir tür. Nerden, nasıl yola çıkarsanız çıkın, temalar ne olursa olsun, romanın öyküden farklı bir yapısı var. Öykü, romana geçiş türü değil, bunun da altını çizelim. Cortazar’a göre öykü nakavtla, romansa puanla kazanmak zorunda. “Amida, Eğer Sana Gelemezsem” romanına kadar hep nakavtla kazanmaya çalışıyordum, Cortazar’ın deyişiyle. Romanı yazarken puan toplayarak kazanıp kazanmadığımı düşündüm. Sayfalar dolu yazıyorsunuz ve bir sonraki bölümü, hep bir sonraki bölümü ve finali görmeye çalışıyorsunuz. Roman, sağlam bir kurguya, güzel sözcüklere, küçük hikâyelere, olaylara, entrikalara ve diyaloglara öyküden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Edgar Allan Poe’ya göre, öykü kusursuz, romansa akıl almaz bir tür. Cortazar’ın ve Poe’nun roman üzerine söyledikleri Arat’ın kafasını meşgul edip duruyor. Bana öyle geliyor ki, roman, yaratıcılığın sonsuz denemelerine açık, sırların peşinden koşan, bunu yaparken de yaratıcısını Tanrı’ya yaklaştıran, ama yine de arasına mesafe koyan, Tanrı’nın bilmek isteyebileceği bir tür galiba.
Arat, roman boyunca zihninde kendi romanını taşıyor ve bu, okumakta olduğumuz romanın Arat tarafından mı yazıldığı sorusunun çok ötesinde bir önem taşıyor. Zihninde kendi romanıyla dolaşmasının hem Arat’a yaptıklarını, hem de size ne tür yazınsal açılımlar sağladığını konuşalım mı?
Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter; yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat’la romancı arasında otobiyografik ilişkiler var sanki… Bir ana karakter olarak Arat, kendi hikâyesini yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat’ın yerine koyuyor. Kimi zaman çalışma masasına çekiliyor. Bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyorum. Arat’ı yaratan, onun peşinden koşan benim kesinlikle. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.
Edebiyatımızın masasına enine boyuna yatırılmak için Arat’ı beklemiş olan “çocuk işçiler” sorunuyla siz de doğrudan ilgilisiniz, değil mi? Çocuk işçiler insana, hayata ve politikalara ilişkin nelerin “minyatür”üdür sizce?
Çocuk işçilik konusu, 1992 yılından bu yana doğrudan ilgi alanımda. İşçi sendikalarında on beş yılı aşkın bir süredir (sanayide, tarımda ve sokakta) çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyor ve uyguluyorum. ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştım. Bu alanda makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik, nedenleri ve sonuçları itibariyle çok boyutlu bir sorun. Çocuk işçilik göç, işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık vb. temel sorunlarla yakından ilgilidir. Temel sorunlar çözümlendikçe, farklı alanlarda çok kötü koşullarda çalışan çocuk sayısında bir azalma beklenebilir. Ancak Türkiye bundan çok uzakta. Temel sorunlara bağlı olarak sokaklarda çalışma ve yaşama 2000’li yıllarda ülkenin en önemli sorunlarından biridir. Çocuk işçilerin varlığı, insanın insana yaptığı sömürünün, baskının ve zulmün en somut kanıtıdır.
Arat, roman türünün akıl almazlığını “Tanrı’yla arasına çektiği çizgide” de görüyor. O halde, başörtülü bir kadına âşık oluşunda değilse bile, başörtüsünü savunuşunda “roman dışı” bir şeyler yok mu?
Arat, roman türünün akıl almazlığını sadece Tanrı’yla arasına çektiği çizgide değil, pek çok şeyde görüyor. Arat’a göre roman, Tanrı’yla arasına çizgi çizmekle kalmıyor, türlerin, şeylerin yaratıcılarını da kıskandırıyor. Romanın akıl almaz bir tür oluşu, felsefenin (hatta metafiziğin), psikolojinin, matematiğin, sosyolojinin alanına girmesiyle de açıklanabilir. Arat’ın kapalı bir kadına âşık olması doğal bir şey, çok insani. Aşk söz konusu olduğunda her şey mümkün. Eğer böyleyse, aşk Amida’yı, Arat’a da götürebilir, devletin polis şefine de. Arat, kapalı ya da açık, kadınlara güveniyor. Çünkü dünyayı kadınlar değiştirecek ona göre. Kapalı kadınların üniversiteye girmelerine karşı çıkmıyor Arat, erkeklerin kadınlara verdikleri role itiraz ediyor ve kadınların da itiraz etmelerini istiyor.
Arat’ın âşık olduğu Amida, “Ben kadın değilim!” diye bağırıyor. “Görünüşüme bakıp kadın olduğumu sanıyorsun. Sevişmeyi bilmiyorum. Öpüşmeyi bilmiyorum. Ben kadın değilim diyorum sana, beni anlamıyorsun.” Sizce Amida’nın kadın olamayışındaki en büyük pay sahiplerinden biri de din değil midir? Eğer öyleyse Arat, küpeli bir delikanlıyla başörtülü bir kızın sevgili oluşlarında nasıl olur da özlenen bir geleceğin umudunu görür?
Amida, Doğulu ve kapalı bir kadın. Sözlerinde, yaşlı bir erkekle evlilik yapmış bir kadının isyanı var. Amida’nın kadın olamayışında (daha doğrusu kendini kadın hissedemeyişinde) dinden, onun inancından çok, bencil erkekler dünyasının, törenin, akraba evliliğinin payı var, bence. Amida konuştukça, seviştikçe, kendini özgür hissettikçe değişiyor ve tam bir kadın olduğunu hissediyor. Öyle ki, İstanbul dönüşünde başını açabileceğini bile düşünmeye başlıyor. Burada önemli noktalar şunlar: İnsan değişir. Kadın erkeğe göre pek çok şeyi daha derinden hisseder, daha derinden yaşar ve sancılı da olsa, daha hızlı değişir. Aşk ya da rastlantı bizi en beklenmedik yerlere ve insanlara götürebilir. Arat’ın söylemeye çalıştığı şu: Özlenen bir gelecek, varsa ve gelecekse eğer, öteki’ne katlanmakla, öteki’ni anlamakla mümkün.
Amida’nın gerçek ismi Dilşa. “Amida”, Arat’ın yakıştırdığı bir isim. Arat bu yakıştırmayla aslında neyi arıyor? Kadına, aşka ve Diyarbakır’a ilişkin?
İnsana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır’da, Arat, Milena’yı, Emma Goldman’ı, Tina Modotti’yi, Tereza’yı arıyor ve Dilşa’nın adını Amida’yla değiştirerek, bir zamanlar şehri yönetmiş kadın hükümdar Amida’yı kapalı kadın imgesiyle günümüzün Diyarbakır’ına taşıyor. Bu tür kadınlar Arat’ın ilgisini çekiyor, hayatını zenginleştiriyor. Çünkü mücadele militan kadınlarla geliyor. Serüven onlarla, aşk onlarla ve büyük davalarda yoldaşlıklar hep bu kadınlarla geliyor.
“Diyarbakır (roman) kadar insana bildiklerinin, inandıklarının tersini söyleten başka bir kent (tür) bilmiyorum.” Romanın ana coğrafyası olan Diyarbakır’ı Arat’ın bu cümlesi üzerinden konuşalım mı?
Roman, Gaffar Okkan’ın öldürülmesinden sonraki beş altı aylık dönemi anlatıyor. Yazılıp anımsananları da dikkate alırsak, yirmi beş yıllık bir dönem ama. Romanın zamanına o kadar çok şey giriyor ki… Çatışmalar, Cuma Anaları, Cumartesi Anaları, intiharlar, zorunlu olarak göç eden insanlar… Arat’ın başına sürekli bir şeyler geliyor: Diyarbakır’da ziyaret edilen hemen her evde karşınıza zorunlu göçe uğramış ana babalar ve çocuklar çıkıyor. Yakınlarını kaybetmiş insanlar. İntihar eden dedeler, kızlar… Cezaevinden, ölüm oruçlarından sağ çıkan Rizgarî, acılı ana Halti Hazey… Surlardan Hevsel Bahçeleri’ne, Dicle’ye, Kırklar Dağı’na, Ongözlü Köprü’ye bakıyor ve bu kentin ruhunu hissediyorsunuz. Arat’ın sözcükleriyle söyleyecek olursam: “Diyarbakır’ı bildiği kentlerden ayıran, onu biricik yapan şöyle bir şey galiba: Bir yanıyla, insanın içindeki edebiyatı, aşkı, çılgınlığı açığa çıkaran yaralı dişil bir kent; öteki yanıyla, insanın içindeki öfkeyi, deliliği, başkaldırıyı uyandıran, gururlu bir eril. Diyarbakır, uçlarda yaşayan insanlarıyla zıtlıklarını açığa vuran, dahası, her şeyin mümkün olabileceği bir kent. Burada her şey kutsal, hiçbir şey kutsal değil. Bir yüzüyle acımasız, bir yüzüyle sevecen, ama her iki yüzüyle de heyecan veren bir kent. Barındırdığı olağanüstü sürprizlerle insana başka kapılar açmaya, insanı şaşırtmaya hazır koskocaman bir dünya.”
Alışılanın tersine, yerli yazarları anma konusunda çok cömertsiniz. Örneğin Murathan Mungan hem “Mahmud ile Yezida” adlı oyunu hem de “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesiyle romanda önemli bir tutuyor. Edebiyatın şehirlere, şehirlerin edebiyata olan borcu üzerine neler söylersiniz?
Şehirleri şehir yapan biraz da yazarlar değil midir? Yazarları, şairleri olmadan Diyarbakır’ı düşünemem doğrusu. Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan Cahit Sıtkı Tarancı’dır, Mıgırdiç Margosyan’dır, Mehmed Uzun’dur, Adnan Binyazar’dır, Veysel Öngören’dir, Sezai Karakoç’tur, Ziya Gökalp’tir, Orhan Asena’dır… Liste uzar gider. Yazarlarımızı cömertçe anmaktan niçin kaçınalım? “Mahmud ile Yezida” oyunu birden fazla nedenle romanda yer aldı. Öncelikle yasaklı bir oyun; bu durum romanda sessizce protesto ediliyor. Öte yandan “Mahmud ile Yezida”, Müslüman Kürt Mahmud ile Yezidi Yezida’nın imkânsız aşkını anlatıyor. Tıpkı Ferhad ile Şirin’in, Mem û Zin’in ve Arat ile Amida’nın imkânsız aşkını anlattığı gibi. Ülkenin güneydoğusunda yaşananları başka hangi dize, “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesi ya da cümlesi kadar güzel anlatabilir? İstanbul’a gidince, Diyarbakır’daki dumanlara Amida’nın dumanı karışır bir de. Paris, İstanbul, Diyarbakır ya da başka şehirler… Edebiyatla şehirlerin birbirlerine olan borçları hiç de az değildir.
Yazmanın aynı zamanda bir yas tutma biçimi de olabileceğini saptıyorsunuz romanda. Sizce bu romanla neyin yasını tuttunuz en çok?
Yazmak, birçok şeyin yanında bir yas tutma biçimi olabilir. Kendi payıma, romanın yasını tuttuğu her şeyin yasını tutuyorum: “Kadınlar senin için ölsün,” diyen Carmen’in; “Korkarım kadınlar sizi çok üzecek,” diyen Köstenceli Münevver Reşit’in; Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden geçen Rizgarî’nin; dağdaki Muhsin’in; Muhsin’in anası Halti Hazey’in; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla’nın; “Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?” diye soran Serpil’in; “Ak memelerden korkağa pay düşmez,” diyen Amida’nın; insana birbirine karşıt duyguları hissettiren Diyarbakır’ın yasını tutuyorum. Ama bu romanla ben en çok, “Amcalar pislik yapıyor” diyen çocuk işçi Uğur’la, bütün bu insanları ve Diyarbakır’ı tanıyan, yaşadıklarını kurgulayan Arat’ın yasını tutuyorum galiba.
“Amida, Eğer Sana Gelemezsem”in başkişisi Arat, Poe’nun roman için “Akıl almaz bir tür” deyişini anımsıyor. Dört öykü kitabınızın ardından gelen bu roman, türe ilişkin size neler düşündürttü?
Bana kendini duyuran temalar roman yazmaya mecbur ettiği için roman yazdım. Diyarbakır’dan, Amida’dan, içime işleyen cümlelerden kurtulabilseydim roman yazmazdım. Öncelikle bunları söylemeliyim. Bana hâlâ öyle geliyor ki, öykü, romandan çok şiire, oyuna, denemeye yakın ‘melez’ bir tür. Nerden, nasıl yola çıkarsanız çıkın, temalar ne olursa olsun, romanın öyküden farklı bir yapısı var. Öykü, romana geçiş türü değil, bunun da altını çizelim. Cortazar’a göre öykü nakavtla, romansa puanla kazanmak zorunda. “Amida, Eğer Sana Gelemezsem” romanına kadar hep nakavtla kazanmaya çalışıyordum, Cortazar’ın deyişiyle. Romanı yazarken puan toplayarak kazanıp kazanmadığımı düşündüm. Sayfalar dolu yazıyorsunuz ve bir sonraki bölümü, hep bir sonraki bölümü ve finali görmeye çalışıyorsunuz. Roman, sağlam bir kurguya, güzel sözcüklere, küçük hikâyelere, olaylara, entrikalara ve diyaloglara öyküden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Edgar Allan Poe’ya göre, öykü kusursuz, romansa akıl almaz bir tür. Cortazar’ın ve Poe’nun roman üzerine söyledikleri Arat’ın kafasını meşgul edip duruyor. Bana öyle geliyor ki, roman, yaratıcılığın sonsuz denemelerine açık, sırların peşinden koşan, bunu yaparken de yaratıcısını Tanrı’ya yaklaştıran, ama yine de arasına mesafe koyan, Tanrı’nın bilmek isteyebileceği bir tür galiba.
Arat, roman boyunca zihninde kendi romanını taşıyor ve bu, okumakta olduğumuz romanın Arat tarafından mı yazıldığı sorusunun çok ötesinde bir önem taşıyor. Zihninde kendi romanıyla dolaşmasının hem Arat’a yaptıklarını, hem de size ne tür yazınsal açılımlar sağladığını konuşalım mı?
Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter; yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat’la romancı arasında otobiyografik ilişkiler var sanki… Bir ana karakter olarak Arat, kendi hikâyesini yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat’ın yerine koyuyor. Kimi zaman çalışma masasına çekiliyor. Bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyorum. Arat’ı yaratan, onun peşinden koşan benim kesinlikle. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.
Edebiyatımızın masasına enine boyuna yatırılmak için Arat’ı beklemiş olan “çocuk işçiler” sorunuyla siz de doğrudan ilgilisiniz, değil mi? Çocuk işçiler insana, hayata ve politikalara ilişkin nelerin “minyatür”üdür sizce?
Çocuk işçilik konusu, 1992 yılından bu yana doğrudan ilgi alanımda. İşçi sendikalarında on beş yılı aşkın bir süredir (sanayide, tarımda ve sokakta) çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyor ve uyguluyorum. ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştım. Bu alanda makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik, nedenleri ve sonuçları itibariyle çok boyutlu bir sorun. Çocuk işçilik göç, işsizlik, yoksulluk, eğitim, sağlık vb. temel sorunlarla yakından ilgilidir. Temel sorunlar çözümlendikçe, farklı alanlarda çok kötü koşullarda çalışan çocuk sayısında bir azalma beklenebilir. Ancak Türkiye bundan çok uzakta. Temel sorunlara bağlı olarak sokaklarda çalışma ve yaşama 2000’li yıllarda ülkenin en önemli sorunlarından biridir. Çocuk işçilerin varlığı, insanın insana yaptığı sömürünün, baskının ve zulmün en somut kanıtıdır.
Arat, roman türünün akıl almazlığını “Tanrı’yla arasına çektiği çizgide” de görüyor. O halde, başörtülü bir kadına âşık oluşunda değilse bile, başörtüsünü savunuşunda “roman dışı” bir şeyler yok mu?
Arat, roman türünün akıl almazlığını sadece Tanrı’yla arasına çektiği çizgide değil, pek çok şeyde görüyor. Arat’a göre roman, Tanrı’yla arasına çizgi çizmekle kalmıyor, türlerin, şeylerin yaratıcılarını da kıskandırıyor. Romanın akıl almaz bir tür oluşu, felsefenin (hatta metafiziğin), psikolojinin, matematiğin, sosyolojinin alanına girmesiyle de açıklanabilir. Arat’ın kapalı bir kadına âşık olması doğal bir şey, çok insani. Aşk söz konusu olduğunda her şey mümkün. Eğer böyleyse, aşk Amida’yı, Arat’a da götürebilir, devletin polis şefine de. Arat, kapalı ya da açık, kadınlara güveniyor. Çünkü dünyayı kadınlar değiştirecek ona göre. Kapalı kadınların üniversiteye girmelerine karşı çıkmıyor Arat, erkeklerin kadınlara verdikleri role itiraz ediyor ve kadınların da itiraz etmelerini istiyor.
Arat’ın âşık olduğu Amida, “Ben kadın değilim!” diye bağırıyor. “Görünüşüme bakıp kadın olduğumu sanıyorsun. Sevişmeyi bilmiyorum. Öpüşmeyi bilmiyorum. Ben kadın değilim diyorum sana, beni anlamıyorsun.” Sizce Amida’nın kadın olamayışındaki en büyük pay sahiplerinden biri de din değil midir? Eğer öyleyse Arat, küpeli bir delikanlıyla başörtülü bir kızın sevgili oluşlarında nasıl olur da özlenen bir geleceğin umudunu görür?
Amida, Doğulu ve kapalı bir kadın. Sözlerinde, yaşlı bir erkekle evlilik yapmış bir kadının isyanı var. Amida’nın kadın olamayışında (daha doğrusu kendini kadın hissedemeyişinde) dinden, onun inancından çok, bencil erkekler dünyasının, törenin, akraba evliliğinin payı var, bence. Amida konuştukça, seviştikçe, kendini özgür hissettikçe değişiyor ve tam bir kadın olduğunu hissediyor. Öyle ki, İstanbul dönüşünde başını açabileceğini bile düşünmeye başlıyor. Burada önemli noktalar şunlar: İnsan değişir. Kadın erkeğe göre pek çok şeyi daha derinden hisseder, daha derinden yaşar ve sancılı da olsa, daha hızlı değişir. Aşk ya da rastlantı bizi en beklenmedik yerlere ve insanlara götürebilir. Arat’ın söylemeye çalıştığı şu: Özlenen bir gelecek, varsa ve gelecekse eğer, öteki’ne katlanmakla, öteki’ni anlamakla mümkün.
Amida’nın gerçek ismi Dilşa. “Amida”, Arat’ın yakıştırdığı bir isim. Arat bu yakıştırmayla aslında neyi arıyor? Kadına, aşka ve Diyarbakır’a ilişkin?
İnsana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır’da, Arat, Milena’yı, Emma Goldman’ı, Tina Modotti’yi, Tereza’yı arıyor ve Dilşa’nın adını Amida’yla değiştirerek, bir zamanlar şehri yönetmiş kadın hükümdar Amida’yı kapalı kadın imgesiyle günümüzün Diyarbakır’ına taşıyor. Bu tür kadınlar Arat’ın ilgisini çekiyor, hayatını zenginleştiriyor. Çünkü mücadele militan kadınlarla geliyor. Serüven onlarla, aşk onlarla ve büyük davalarda yoldaşlıklar hep bu kadınlarla geliyor.
“Diyarbakır (roman) kadar insana bildiklerinin, inandıklarının tersini söyleten başka bir kent (tür) bilmiyorum.” Romanın ana coğrafyası olan Diyarbakır’ı Arat’ın bu cümlesi üzerinden konuşalım mı?
Roman, Gaffar Okkan’ın öldürülmesinden sonraki beş altı aylık dönemi anlatıyor. Yazılıp anımsananları da dikkate alırsak, yirmi beş yıllık bir dönem ama. Romanın zamanına o kadar çok şey giriyor ki… Çatışmalar, Cuma Anaları, Cumartesi Anaları, intiharlar, zorunlu olarak göç eden insanlar… Arat’ın başına sürekli bir şeyler geliyor: Diyarbakır’da ziyaret edilen hemen her evde karşınıza zorunlu göçe uğramış ana babalar ve çocuklar çıkıyor. Yakınlarını kaybetmiş insanlar. İntihar eden dedeler, kızlar… Cezaevinden, ölüm oruçlarından sağ çıkan Rizgarî, acılı ana Halti Hazey… Surlardan Hevsel Bahçeleri’ne, Dicle’ye, Kırklar Dağı’na, Ongözlü Köprü’ye bakıyor ve bu kentin ruhunu hissediyorsunuz. Arat’ın sözcükleriyle söyleyecek olursam: “Diyarbakır’ı bildiği kentlerden ayıran, onu biricik yapan şöyle bir şey galiba: Bir yanıyla, insanın içindeki edebiyatı, aşkı, çılgınlığı açığa çıkaran yaralı dişil bir kent; öteki yanıyla, insanın içindeki öfkeyi, deliliği, başkaldırıyı uyandıran, gururlu bir eril. Diyarbakır, uçlarda yaşayan insanlarıyla zıtlıklarını açığa vuran, dahası, her şeyin mümkün olabileceği bir kent. Burada her şey kutsal, hiçbir şey kutsal değil. Bir yüzüyle acımasız, bir yüzüyle sevecen, ama her iki yüzüyle de heyecan veren bir kent. Barındırdığı olağanüstü sürprizlerle insana başka kapılar açmaya, insanı şaşırtmaya hazır koskocaman bir dünya.”
Alışılanın tersine, yerli yazarları anma konusunda çok cömertsiniz. Örneğin Murathan Mungan hem “Mahmud ile Yezida” adlı oyunu hem de “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesiyle romanda önemli bir tutuyor. Edebiyatın şehirlere, şehirlerin edebiyata olan borcu üzerine neler söylersiniz?
Şehirleri şehir yapan biraz da yazarlar değil midir? Yazarları, şairleri olmadan Diyarbakır’ı düşünemem doğrusu. Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan Cahit Sıtkı Tarancı’dır, Mıgırdiç Margosyan’dır, Mehmed Uzun’dur, Adnan Binyazar’dır, Veysel Öngören’dir, Sezai Karakoç’tur, Ziya Gökalp’tir, Orhan Asena’dır… Liste uzar gider. Yazarlarımızı cömertçe anmaktan niçin kaçınalım? “Mahmud ile Yezida” oyunu birden fazla nedenle romanda yer aldı. Öncelikle yasaklı bir oyun; bu durum romanda sessizce protesto ediliyor. Öte yandan “Mahmud ile Yezida”, Müslüman Kürt Mahmud ile Yezidi Yezida’nın imkânsız aşkını anlatıyor. Tıpkı Ferhad ile Şirin’in, Mem û Zin’in ve Arat ile Amida’nın imkânsız aşkını anlattığı gibi. Ülkenin güneydoğusunda yaşananları başka hangi dize, “Berivan hangi köy senindi, şimdi hangi duman?” dizesi ya da cümlesi kadar güzel anlatabilir? İstanbul’a gidince, Diyarbakır’daki dumanlara Amida’nın dumanı karışır bir de. Paris, İstanbul, Diyarbakır ya da başka şehirler… Edebiyatla şehirlerin birbirlerine olan borçları hiç de az değildir.
Yazmanın aynı zamanda bir yas tutma biçimi de olabileceğini saptıyorsunuz romanda. Sizce bu romanla neyin yasını tuttunuz en çok?
Yazmak, birçok şeyin yanında bir yas tutma biçimi olabilir. Kendi payıma, romanın yasını tuttuğu her şeyin yasını tutuyorum: “Kadınlar senin için ölsün,” diyen Carmen’in; “Korkarım kadınlar sizi çok üzecek,” diyen Köstenceli Münevver Reşit’in; Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden geçen Rizgarî’nin; dağdaki Muhsin’in; Muhsin’in anası Halti Hazey’in; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla’nın; “Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?” diye soran Serpil’in; “Ak memelerden korkağa pay düşmez,” diyen Amida’nın; insana birbirine karşıt duyguları hissettiren Diyarbakır’ın yasını tutuyorum. Ama bu romanla ben en çok, “Amcalar pislik yapıyor” diyen çocuk işçi Uğur’la, bütün bu insanları ve Diyarbakır’ı tanıyan, yaşadıklarını kurgulayan Arat’ın yasını tutuyorum galiba.
KÜNYE
Amida, Eğer Sana Gelemezsem
Özcan Karabulut
Can Yayınevi
324 s.
Amida, Eğer Sana Gelemezsem
Özcan Karabulut
Can Yayınevi
324 s.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder